Kronştad dersleri

Yazıcı-dostu sürümYazıcı-dostu sürümArkadaşa gönderArkadaşa gönder

 

Kronştad ayaklanmasını anlamak
 
 
Ekim ayaklanmasını sadece, komplocu bir elitin yürüttüğü bir ‘darbe’ olarak tanımlayanlara karşı, ayaklanmanın uzun bir sınıf mücadelesi ve işçi sınıfı bilinci olgunlaşması sürecinin doruk noktası olduğunda ve sovyetler (işçi konseyleri), fabrika komiteleri ve Kızıl Muhafız teşkilatlarında örgütlü işçi sınıfının bilinçli bir biçimde siyasi iktidarı ele geçirdiğini savunuyoruz. Ayaklanma, burjuva devletinin tasfiyesi ve proletarya diktatörlüğünün oluşturulması sürecinin bir parçasıydı: ve Bolşeviklerin ısrarla tekrarladıkları gibi, bu devrimin temel önemi, dünya proleter devriminin, burjuvaziye karşı uluslar arası iç savaşın ilk belirleyici anı oluşuydu. Devrimin anlık ekonomik programına dair, dönemin bütün işçi hareketinin paylaştığı çeşitli kafa karışıklıkları ve hatalara rağmen, ayaklanmanın sadece Rusya’da ‘sosyalizm’ inşa etmek amacıyla yapılmış olduğu düşüncesi Bolşeviklerin aklında hiçbir şekilde yoktu.
 
Diktatörlük Zayıflıyor
Yalnızca bu arka planda bakarsak Rus Devrimi’nin daha sonra gerçekleşen yozlaşmasını daha iyi anlayabiliriz. Rus Devriminin yozlaşmasını başka yazılarda daha detaylı bir biçimde ele alacak olduğumuz için burada bu konuya dair kendimizi birkaç genel yorumla sınırlandıracağız. Ekim 1917’de başlayan devrim, Avrupa’nın çoğu yerinde sınıfın pek çok defa ayaklanmasına rağmen kendisini uluslararası olarak yayılmayı başaramadı. Rusya’nın kendisi de ekonomiye yıkım getiren ve Sovyet iktidarının omurgası olan endüstriyel işçi sınıfını bölen uzun ve kanlı bir iç savaş tarafından parçalanmıştı. Bu yalıtılmışlık ve içsel karmaşa durumunda, Bolşeviklerin ideolojik hataları, neredeyse iktidarı ele geçirdikleri andan itibaren işçi sınıfının siyasi egemenliğine karşı bir maddi ağırlık olmaya başladı. (Öte yandan bu çelişkili gelişen bir süreçti.1918-20’de Rusya’da sürekli olarak daha bürokratik yöntemlere gerilemekte olan Bolşevikler 1919’da, sadece dünya proleter devrimini hızlandırma amacıyla Komünist Enternasyonal’in kuruluşuna önayak olabiliyorlardı.)
İktidarın bir partiye bırakılması, fabrika komitelerinin ortadan kaldırılması, sovyetlerin yavaş yavaş devlet aygıtına eklemlenmesi, işçi milislerinin dağıtılması, iç savaş döneminin gerilimleri nedeniyle zorluklara karşı militarist yöntemlerin kullanılmasını savunan yaklaşımın güçlenmesi, bürokratik komisyonların ortaya çıkışı gibi gelişmelerin hepsi Rusya’daki devrimin yozlaşmakta olduğunun çok önemli göstergeleriydi. Sadece bu gelişmeler Rusya’da işçi sınıfının siyasi iktidarının zayıflamakta olduğunun göstergeleri olmasalar da yinede en önemli göstergeleriydi. Bazıları Savaş Komünizmi döneminde başlamış olsa da, sürecin evrimini en fazla hızlandıran şeyin iç savaş dönemi olduğu söylenebilir. Kronştad ayaklanması da pek çok açıdan Savaş Komünizminin acımasızlıklarına bir tepki olduğu için, bu dönemin Rus proletaryası için ne önem taşıdığına dair net olmak gereklidir.
Savaş Komünizminin Doğası
Rus devriminin yozlaşmasına dair, çoğu NEP’in getirdiği ‘kapitalist restorasyon’a karşı Savaş Komünizmini ‘tartışılmaz’ bir sosyalist politika olarak gören dönemin Sol Komünistlerinin yanılgılarını artık paylaşmamız mümkün değildir. Paranın ve ücretlerin neredeyse ortadan kalkması ve köylülükten alınmış tahıl mahsullerinin ihtiyaca göre dağıtılması kapitalist toplumsal ilişkilerin ortadan kalması anlamına gelmiyordu. Bunlar yalnızca Sovyet Cumhuriyeti’ne dayatılmış kapitalist ambargoya ve iç savaşın gerektirdiklerine karşı zorunlu acil durum uygulamalarıydı. İşçi sınıfının gerçek siyasi iktidarına gelince, bu dönemde proletarya diktatörlüğünün organlarının sürekli zayıfladığını ve bürokratik eğilimlerin ve kurumların güçlendiğini gördük. Parti-Devlet liderliği sürekli olarak işçi sınıfının öz-örgütlerinin prensipte iyi olduğunu fakat şu anda askeri mücadeleye kıyasla ikinci planda olduğunu savundu. Bir ‘verimlilik’ doktrini, proleter demokrasisinin temel prensiplerinin önüne geçmeye başladı. Bu doktrinin çerçevesinde devlet, emeğin mitilarizasyonu adlı politikayı yürürlüğe koydu, ki bu politika işçileri bir hayli sert yönetim ve sömürü yöntemlerine mahkum ediyordu. “Ocak 1920’de, Halk Komiserleri Konseyi, büyük ölçüde Troçki’nin önayak olması sonucu, bütün yetişkinlerin zorunlu olarak çalışmasını öngören yasayı yürürlüğe koyarken, aynı zamanda boş askeri personelin sivil işlere atanmasını da kararlaştırdı.”(Paul Averich, Kronstadt 1921, Princeton 1970, s.26-7). Bunun yanında fabrikalardaki emek disiplini Kızıl Ordu askerlerinin oradaki varlığıyla da sağlanıyordu. Fabrika komitelerinin dağıtılmış olmasının ardından, artık gidilecek yol tek-adam yöntemi ve üretimde “Taylorist” sömürü sistemiydi, ki Lenin’in kendisi bu sistemi “insanın makinenin kölesi oluşu” diyerek lanetlemişti. Troçki’ye göre “emeğin militarizasyonu... emek güçlerimizin örgütlenmesinin vazgeçilmez temel yöntemi” idi. (Üçüncü Tüm-Rusya Sendika Kongresine Rapor, Moskova, 1920). Devletin artık bir “İşçi Devleti” ismini taşıması, Troçki için işçilerin kendilerini tamamen devlete sunmaya bir itirazları olamayacağı anlamına geliyordu. Fabrikalardaki sert çalışma koşulları yüksek ücretlerle veya ‘kullanım değerlerine’ kolay erişim sağlanmasıyla da telafi edilmiyordu.

 

 
Tam tersine, ekonominin savaş ve ambargo tarafından yıkılmış olması, bütün ülkeyi açlık sınırına getirmişti ve işçiler çoğu zaman bir hayli düzensiz dağıtılan yetersiz tayınlarla yetinmek zorundaydılar. Sanayinin devasa sektörleri işlevlerini tamamen yitirdiler ve binlerce işçi hayatta kalabilmek için sokaklarda bir lokma ekmek arar duruma düştüler. Pek çok kişinin verdiği doğal tepki, şehirleri terk ederek kırsal kesimde bir düzen tutturmak oldu; binlerce kişi özel olarak köylülerle ticaret yaparak, fabrikalardan çalınmış eşyaları yiyecekle takas ederek hayatta kalmaya çalıştı. Savaş Komünizmi özel ticareti yasaklayıp temel gıdaların toplanıp dağıtımından devleti sorumlu tuttuğu için için, pek çok kişi her yerde ortaya çıkan kara borsa sayesinde hayatta kaldı. Kara borsaya karşı hükümet şehirlere girip çıkan bütün yolcuları aramak için silahlı kontrol noktaları oluştururken, Çeka’nın hükümet kararnamelerini uygulama amaçlı faaliyetleri daha da sertleşti. 1918’de karşı-devrimle savaşmak için oluşturulan ‘Olağanüstü Komisyon’ şimdi büyük ölçüde kafasına buyruk bir biçimde davranıyor, ona toplumun hemen hemen bütün kesimlerinin nefretini kazandırmış olan acımasız yöntemler kullanıyordu.
Köylülere uygun görülen tavır biçimi de işçilerin genel onayını kazanmadı. Rus işçi sınıfının büyük bir kesimi ile köylülük arasındaki ailevi ve kişisel bir organik ilişki bulunuyordu. Bu ilişki, işçilerin köylülerin tahıl mahsullerini toplamak için giden silahlı birliklere karşı, özellikle bu birlikler köylünün bütün artı ürününü alarak ona kendi hayatta kalışı için hiçbir şey bırakmadıkları zaman uyguladıkları sert yöntemlerine ve tavırlarına dair şikayetlerine sempati duymasına yol açıyordu. Bu uygulamalara karşı ise köylüler sürekli mahsullerini saklıyor veya yok ediyor, dolayısıyla bütün ülkedeki açılığa ve kıtlığa katkıda bulunuyorlardı.
Troçki gibi devrimciler bu dönemin zorunlu kıldığı durumları bir erdem olarak sunma eğiliminde olsalar ve toplumsal ve ekonomik hayatın militarizasonununu övseler de, aralarında Lenin’in de bulunduğu başkaları daha mantıklı bir yaklaşım içerisindeydiler. Lenin Sovyetlerin doğrudan proleter iktidarının organları olarak işlev görmediğini gizlemiyordu ve 1921’de Troçki ile yapılan sendika tartışmasında işçilerin ‘kendi’ devletlerine karşı bile kendilerini korumaları gerektiğini savunuyordu. Zaten Sovyet Cumhuriyeti Lenin için basitçe bir “proleter devlet” değil derin “bürokratik deformasyonlara” sahip bir “işçi ve köylü devleti” idi. İşçi Muhalefeti ve öteki sol gruplar, tabii ki bu bürokratik deformasyonların 1918-21 arası dönemdeki durumuna dair eleştirilerinde çok daha ileri gittiler. Fakat Bolşeviklerin çoğu kendileri, proletaryanın partisi devlet aygıtını kontrol ettiği sürece, işçi kitleleri geçici olarak siyaset sahnesinde gözükmese de proletarya diktatörlüğünün hala var olduğuna kuvvetle ve içtenlikle inanıyordu. Bu tamamen yanlış tutumdan ister istemez felaket sonuçlar doğacaktı.
1921 Krizi
İç savaş devam ettiği sürece, Sovyet devleti toplumun büyük çoğunluğunun desteğine sahipti, zira Sovyet rejimi toprak sahibi ve kapitalist sınıflara karşı mücadeleyle özdeşleşmişti. İşçiler ve küçük köylüler, iç savaşın aşırı zorluklarını görece gönüllü olarak omuzlamışlardı. Fakat emperyalist orduların yenilgisinin ardından pek çokları yaşam koşullarının artık daha az haşin olacağını ve rejimin toplumsal ve ekonomik yaşam üzerindeki sıkı kontrolünün gevşeyeceğini ummaya başladı. Öte yandan Bolşevik liderliği, savaşın yol açtığı bütünlüklü yıkım karşısında merkezi devlet kontrolünün herhangi bir biçimde zayıflamasına izin vermek istemiyordu. Kimi sol Bolşevikler, mesela Ossinski, Savaş Komünizminin müdafaa edilmesini, hatta dahası özellikle kırsal kesimde daha da uç bir noktaya çekilmesini savunuyordu. Ossinski “üretimin zorunlu kitlesel örgütlenmesi” için bir plan öne sürdü (N. Ossinsky. Goshdarstvennoe Regulirovanie Krestianskogo Khoziastva, Moskova 1920, s.8-9). Bu plana göre, hükümet denetimi altında yerel ‘ekim-biçim komiteleri’ kurularak kolektifleşmiş üretim genişletilecek, köylülerin tahıl tohumlarını teslim etmek zorunda olacakları tohum bankaları oluşturulacak ve hükümetin kendisi tahılın genel dağılımını denetleyecekti. Ossinski bütün bu uygulamaların Rusya’da gerçekten ‘sosyalist’ bir ekonomi oluşturulmasını sağlayacağını öngörüyordu.
Lenin gibi diğer Bolşevikler, özellikle köylülere karşı bir rahatlamanın gerekli olduğu kanısındaydı, fakat genel olarak parti Savaş Komünizmi yöntemlerini sertçe savunmaya devam etti. Sonuç olarak da köylülerin sabrı en sonunda taşmaya başladı. 1920-21 kışında ülkenin her yerinde bir dizi köylü ayaklanması gerçekleşti. Tambov bölgesinde, Volga alanının ortasında, Ukrayna’da, batı Sibrya’da ve daha pek çok bölgede köylüler yiyecek birliklerine ve Çeka’ya karşı savaşmak için zayıfça silahlanmış çeteler oluşturdular. Çoğu zaman köylülerin saflarına Kızıl Ordu’dan yeni ayrılmış olan ve köylülerin faaliyetlerine bir derece askeri bilinç getiren bazı kişiler de katıldı. Bazı bölgelerde yarısı gerilla kuvvetleri yarısı eşkıya çetelerinden oluşan çok büyük ayaklanma orduları kuruldu. Mesela Tambov’da, A.S. Antonov’un gerilla ordusu yaklaşık 50,000 kişiydi. Bu kuvvetlerin köylülerin şehirlere ve merkezi hükümete karşı geleneksel rahatsızlıkları ve kırsal küçük burjuvazinin bağımsızlık ve kendisine yetmek gibi geleneksel hayalleri dışında pek ideolojik nedenleri yoktu. Ukrayna’da Makhno’nun köylü ordusuyla yeni yüzleşmiş olan Bolşevikler, Sovyet iktidarına karşı genel bir köylü ayaklanmasının patlak vermesinden korkuyorlardı. Bu yüzden Kronştadt ayaklanmasını köylülükten gelen bu tehlikenin bir parçası olarak anlamaları şaşırtıcı değildir. Bu Kronştad ayaklanmasının bu derece vahşi bir biçimde bastırılmasının ardındaki temel nedenlerden de biridir.
Öte yandan, köylü isyanları dalgası ile Kronştadt ayaklanması arasında, Kronştadt’ta ayaklananların eylemlerine Bolşevik liderliğinin atfettiğinden çok daha farklı bir nitelik veren bir dizi olay gerçekleşti. 1921 Şubat ayı ortalarında, Moskova’da kendiliğinden gerçekleşen fabrika toplantıları, grevler ve eylemler yaşandı. Talepler daha fazla tayın, Savaş Komünizminin getirdiği ‘zorunlu emeğe’ bir son verilmesi, ve kırsal alanla ‘serbest değişim’ idi. Askerler ve subay kadetler düzeni sağlamaları için çağırıldılar.
Neredeyse hemen ardından, Petrograd çok daha büyük bir dizi yasadışı-kendiliğinden grevle sarsıldı. Truboçni metal fabrikasında başlayan grev hızla şehrin en büyük sanayi işletmelerini de kapsayacak biçimde yayıldı.


Fabrika toplantılarında ve eylemlerde, işçilerin çoğu aç ve üşümekte olduğu için, yiyecek ve giysi tayınlarında artış talep edildi. Bu ekonomik taleplerin yanı sıra, daha siyasi talepler de ortaya kondu: işçiler şehre giriş çıkış kısıtlamalarının ortadan kalkması, işçi sınıfından mahkumların serbest bırakılması, konuşma özgürlüğü gibi talepler de ortaya koymuşlardı. Şehirdeki Sovyet yetkilileri, başlarında Zinovyev olmak üzere, grevleri karşı-devrimin çıkarına oldukları iddiasıyla lanetleyerek karşılık verdi, şehir askeri yönetim altına alındı, sokak toplantıları yasaklandı ve saat gece 11’den sonra sokağa çıkma yasağı konuldu. Şüphesiz, bu olaylarda Menşevikler ve Sosyal-Devrimciler gibi karşı-devrimi unsurlar da müdahalelerde bulundular ve kendi yalancı ‘kurtuluş’ şemalarını öne sürmeye çalıştılar, fakat Petrograd grev hareketi özünde dayanılmaz hayat koşullarına karşı kendiliğinden gelişmiş bir proleter hareket olma niteliği taşıyordu. Öte yandan Bolşevik yetkililer, işçilerin “İşçi Devleti”ne karşı greve çıkabileceğini itiraf etmeyi kendilerine yediremiyorlardı ve bu yüzden grevcileri işsizler, çıkarcılar ve provokatörler olarak nitelendirdiler. Ayrıca grevi lokavtlar, tayınların kesilmesi ve önde gelen konuşmacıların ve grevi savunan işçilerin yerel Çeka tarafından tutuklanması gibi yöntemlerle bastırmaya çalıştılar. Bir yandan bu baskıcı yöntemler uygulanırken diğer yandan tavizler de veriliyordu: Zinovyev şehre giriş çıkışları kontrol eden askeri kontrol noktalarının kaldırılacağını, yakıt kıtlığına karşı dışarıdan kömür alınacağını ve tahıl taleplerine dair planlar yapılacağını duyurdu. Baskılar ve tavizlerin bu bileşimi, zaten zayıf ve yorgun işçilerin bundan sonra iyi şeylerin geleceği umuduyla mücadeleyi bırakmalarına yol açtı.
Fakat Petrograd grevinin en önemli sonucu, yakındaki askeri üs adası Kronştadt’da yaratacağı etkiydi. Kronştadt garnizonu, Ekim Devriminin temel üslerinden biriydi ve daha Petrograd grevi başlamadan bürokratikleşmeye karşı mücadele etmeye başlamıştı. 1920 ve 1921’de Baltık’daki Kızıl Filo’nun tabanı, subaylarının cezalandırma merkezli yaklaşımlarına ve POUBALT’ın (Balktık Filosu Siyasi Şubesi, donanmadaki sovyet yapısına egemen parti örgütü) bürokratik eylemlerine karşı mücadele ediyorlardı. Şubat 1921’de denizci toplantılarında “POUBALT kendisini yalnızca kitlelerden değil, faal çalışanlarından da ayırmıştır. Denizciler arasında hiçbir yetkinliği olmayan bürokratik bir kuruma dönüşmüştür” deniliyordu. (Ida Mett, The Kronstadt Commune, Solidarity kitapçığı, 27. sayı, s.3) Dolayısıyla Petrograd grevleri ve Petrograd yetkililerinin olağanüstü hal ilan edildiği duyulduğu zaman denizciler zaten huzursuzdu. 28 Şubat’ta Petrograd’daki fabrikalara ne olup bittiğini öğrenmek için bir heyet gönderdiler. Aynı gün Petropavlovsk zırhlısının mürettebatı durumu tartışmak için toplandı ve şu önergeyi yayınladılar:
"Petrograd'daki durumu incelemek üzere gemi mürettebatının genel toplantısı sonucunda gönderilen heyetin raporunu dinledikten sonra, şunları talep ediyoruz;
1. Mevcut sovyetlerin işçi ve köylülerin iradesini yansıtmadığı gerçeğinden hareketle, tüm işçi ve köylülere yönelik propagandanın serbestçe yapılabileceği, gizli oylama ile yapılacak olan yeni bir seçimin derhal düzenlenmesi.
2. İşçi ve köylülere, anarşist ve sol sosyalist partilere konuşma ve basın özgürlüğünün tanınması.
3. Sendikalar ve köylü örgütlerinin örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması.
4. 10 mart 1921'den daha geç olmamak üzere, Petrograd, Kronştadt ve Petrograd eyaletinin denizcileri, kızıl ordu askerleri ve işçilerini kapsayan, parti kontrolü dışında olan bir konferansın düzenlenmesi.
5. Sosyalist partilerden olan tüm siyasi tutukluların ve yine işçi ve köylü hareketleri ile ilişkili olarak tutuklanan işçi, köylü, asker ve denizcilerin serbest bırakılması.
6. Hapishanelerde ve toplama kamplarındaki tutukluların durumlarını yeniden değerlendirecek bir komisyonun seçilmesi.
7. Ordu içerisindeki tüm siyasi şubeler lağvedilmelidir. Hiçbir partiye kendi fikirlerinin propagandasını yapmakta özel ayrıcalıklar tanınmamalı ve bu gibi amaçlara yönelik olarak devletten mali destek sağlanmamalıdır. Bunun yerine, yerel olarak seçilen ve devletçe finanse edilen kültürel ve eğitimsel komisyonların kurulması.
8. Şehirlerle kırsal alanlar arasındaki tüm giriş çıkış kontrol müfrezelerinin dağıtılması.
9. Sağlığa zararlı işkollarında çalışanlar hariç olmak üzere, tüm çalışan insanların tayınlarının eşitlenmesi.
10. Ordunun tüm birimlerindeki Parti savaş müfrezelerin lağvedilmesi. Fabrikalarda ve işyerlerindeki Parti muhafızların lağvedilmesi. Eğer bu tip muhafız birlikleri gerekirse, bunlar orduda askerler tarafından; ve fabrika ve işyerlerinde ise işçilerin istekleri doğrultusunda seçilmelidirler.
11. Kendi geçimlerini sağlamaları, yani ücretli emek çalıştırmamaları koşulu ile; köylülere toprak ve hayvanlar üzerinde tam işletme hakkının tanınması.
12. Tüm ordu birimlerindeki ve askeri okullardaki yoldaşlarımızın önergemizi onaylaması çağrısının yapılması.
13. Basının önergemizi yaygın bir şekilde halka duyurması.
14. Faal işçi denetim kurumlarının oluşturulması.
15. Ücretli emek kullanılmadığı takdirde, kendi emeğini kullanan zanaatkar üretimine izin verilmesini.
Pertichenko, Filo Toplantısı Başkanı
Perepelkin, Sekreter.”
Önerge kısa zamanda Kronştadt ayaklanmasının programı halini aldı. 1 Mart’ta garnizonda 16,000 kişilik bir kitle toplantısı gerçekleşti. Bu toplantı resmi olarak Birinci ve İkinci Zırhlı Şubeleri toplantısı olarak buluşmuştu. Tüm-Rusya Sovyetler Yürütme Kurulu Başkanı Kalinin ve Baltık Filosu siyasi komiseri Kouzmin’de bu toplantıya katılmıştı.

 

 
Kalinin müzikler ve bayraklarla karşılanmış olsa da kısa bir süre içerisinde o ve Kouzmin kendilerini toplantıda tamamen yalıtılmış bir halde buldular. Kronştadtlıların söylediklerine karşı en provokatif biçimde konuşan ve lafları alaylarla karşılanan Kalinin ve Kouzmin dışındaki herkes Petropavlovsk önergesini kabul etti.
Ertesi gün, 2 Mart’ta, Kronştadt Sovyeti’nde yeniden seçim olacaktı. 1 Mart’taki kitle toplantısı bu yüzden gemilerden, Kızıl Ordu askeri arasından, fabrikalardan ve başka yerlerden Sovyet’in yeniden yapılandırılmasını tartışmak için heyetler göndermeleri çağrısı yapmıştı. 300 delege böylece 2 Mart’ta Kültür Evi’nde buluştular. Petropavlovsk önergesi tekrar benimsendi ve yeni Sovyet seçimleri planları, “Sovyet rejiminin barışçıl bir biçimde yeniden yapılandırılması” (Mett s. 13) doğrultusunda yürürlüğe konuldu. Bu arada delegeler şehrin yönetiminden ve herhangi bir hükümet müdahalesine karşı savunmadan sorumlu bir Geçici Devrimci Komite (GDK) oluşturdular. İkinci görevin özellikle vurgulanmasının nedeni Bolşevik müfrezelerinin hemen saldıracakları yönünde söylentiler ve Kalinin ve Kouzmin’in yönelttiği şiddetli tehditlerdi. Kalinin ve Kouzmin öylesine ele avuca sığmaz bir görüntü veriyorlardı ki, iki yetkiliyle birlikte tutuklanmışlardı. Bu eylem açık bir isyana doğru belirleyici bir adım görüntüsü çiziyordu ve hükümet tarafından da öyle kabul edilmişti.
GDK hızlıca görevlerini yerine getirme çabasına girişti. Kendi Izvestia’sını yayınlamaya başladı, ilk sayıda ise şöyle yazıyordu:
 “Devletin efendisi olan Komünist Parti kendisini kitlelerden ayırmıştır. Kendisinin ülkeyi bu karışıklıktan çıkartamayacağını göstermiştir. Petrograd ve Moskova’da partinin işçi kitlelerinin güvenini kaybettiğini açıkça gösteren sayısız olay gerçekleşmiştir. Parti işçi sınıfı taleplerini görmezden gelmektedir, çünkü bu taleplerin karşı-devrimci faaliyetler sonucu ortaya çıktığına inanmaktadır. Bu hususta parti çok ciddi bir hataya düşmektedir.” (Geçici Devrimci Komite’nin Izvestia’sı, 3 Mart, 1921)
Kronştadt Ayaklanmasının Sınıfsal Niteliği
Beyaz muhafız komplosu fikrinin uydurmaca olduğunun ortaya çıkması, Kronştadt’ın bastırılmasına bahane bulmak isteyen daha sofistike kişiler, Bolşevizmin yozlaşmasını eleştirel olmayan bir biçimde savunanlara kıyasla daha farklı açıklamalar yaptılar. Bu argümanların çoğu, yıllar sonra Troçki’nin olanlara dair ortaya koyduğu bahaneye dayanıyor. ‘Kronştadt Üzerine Feryatlar’ (Yeni Enternasyonal, Nisan 1938) adlı yazısında Troçki şu argümanı öne sürdü: Doğru, Kronştadt 1917’de proleter devrimin esas üslerinden biriydi; fakat iç savaş sırasınca garnizonun devrimci proleter unsurlarının dağıtıldı ve yerlerine aralarında gerici küçük-burjuva ideolojisinin hakim olduğu köylü unsurlar getirildi. Bu unsurlar proleter diktatörlüğünün ve iç savaşın zorluklarına dayanamıyorlardı ve bu yüzden diktatörlüğü baltalamak ve kendilerine ayrıcalıklı tayınlar sağlamak için bir ayaklanma gerçekleştirdiler. “...Kronştad ayaklanması küçük-burjuvazinin sosyal devrimin zorluklarını ve proleterya diktatörlüğünün zorluklarına karşı silahlı tepkisinden başka hiçbir şey değildi”. Troçki, çıtkırıldım Kronştadt’lılara karşı Petrograd işçilerinin zorluklara şikayet etmeden katlandıklarını ve asi aslanlarından “tiksindiklerini”, “Kronştadt’lı asilerin barikatın öte tarafında durduklarını” düşündüklerini ve “Sovyet iktidarını desteklediklerini” söylüyor.
Bu argümanları incelemekle çok fazla vakit kaybetmek istemiyoruz; zaten onları çürütmeye yetecek kadar olguya değindik. Kronştadt asilerinin kendileri için ayrıcalıklı tayın talep ettikleri iddiası sadece Petropavlosk önergesinin herkes için eşit tayın talep eden dokuzuncu maddesini hatırlamak suretiyle geçersiz hale geliyor. Benzer bir biçimde, Petrograd işçilerinin ayaklanmanın bastırılmasını uysal bir biçimde desteklediklerini tasvir eden resim, ayaklanmadan önce gerçekleşen grevler dalgası tarafından sertçe parçalanıyor. Bu grev hareketi, Kronştadt ayaklanması başladığında büyük ölçüde yatışmış olsa da Petrograd proleteryasının büyük kesimleri isyancıları faal bir biçimde desteklemeye devam ettiler. 7 Mart’ta, hükümet Kronştadt’ı bombalamaya başladığında, cephane fabrikasındaki işçiler bir kitle toplantısı düzenlediler ve isyanı destekleyen bir genel grev için ajitasyon yapmaktan sorumlu bir komisyon seçtiler. Pouhlov, Battisky, Oboukhov ve öteki önemli işletmelerde grevler devam etti.  
Öte yandan hem isyancıların hem de genel olarak ordu filosu mürettebatının ideolojilerinde ve programlarında küçük burjuva unsurlar olduğunu reddedemeyiz (serbest değişim, köylüler için “faaliyet özgürlüğü” vb). Fakat bütün proleter ayaklanmalar, içlerinde, hareketin genelinin temelindeki işçi sınıfı niteliğini değiştirmeyen bir dizi küçük-burjuva ve gerici unsur barındırır. Bu silahlı kuvvetler içerisindeki ve kırsal kesimde bulunan köylü unsurların desteğiyle ve faal katılımıyla gerçekleşmiş olan Ekim ayaklanmasında da böyle olmuştur. Kronştadt isyancılarının hala büyük bir işçi sınıfı özüne sahip olduğu gerçeği, 2 Mart’taki heyetler toplantısını oluşturanlara bakılarak görülebilir. Bu toplantı ezici bir biçimde fabrikalardan ve garnizonun donanma birimlerinden gelen proleterlerle doluydu ve bu toplantıda seçilen Proleter Devrimci Komitesi’nın personeli işçilerden ve en kısa süredir burada bulunanı 1917 devrimci hareketine katılmış olan denizcilerden oluşuyordu. (Bu komitenin mesleki dağılımı için Mett s. 15)
Fakat bu veriler ayaklanmanın genel bağlamından daha ufak bir öneme sahipler: ayaklanma rejimin bürokratikleşmesine karşı bir işçi sınıfı hareketi içerisinde, bu hareketin bir parçası olarak gerçekleşti ve bu mücadeleyle özleşerek kendisini onun genelleşmesinde bir an olarak gördü. “Bütün dünya emekçileri bilsin ki biz, Sovyet iktidarının muhafızları, sosyal devrimin kazanımlarını koruyoruz. Kronştadt harabelerinde ya kazanacağız ya da proleter kitlelerinin haklı davası için çarpışarak canımızı vereceğiz.” (Pravda o Kronshtadte, s.82)
Küçük burjuvazinin ideologları olan anarşistler, Kronştadt’ı kendi ayaklanmaları olarak sunuyor olsa da ve şüphesiz isyancıların programında ve söyleminde anarşist bir tını mevcut olsa da, en basitinden isyancıların talepleri anarşist talepler değildi.

 

 
Soyut bir biçimde devletin lağvedilmesi çağrısı yapmıyor, onun yerine Sovyet iktidarının yenilenmesi çağrısı yapılıyordu. Ne de ‘partilerin’ kendi başlarına lağvedilmesi gibi bir talep vardı ortada. İsyancıların büyük çoğu o sırada Bolşevik partisinden çıkmış olsalar da ve isyancılar “Komünist tiranlık” gibi pek çok kafası karışık yorum yapmış olsalar da, sıkça varsayılanın aksine “Komünistler olmadan Sovyetler” gibi bir çağrı yapmadılar. Sloganları farklı işçi sınıfı grupları için ajitasyon özgürlüğü ve “bütün güç sovyetlere, partilere değil” idi. Bu sloganlarda mevcut olan bütün belirsizliklere rağmen, bu sloganlar partinin kendisini sınıfın yerine ikame etmesini içgüdüsel olarak reddeden bir yaklaşımı ifade ediyorlardı, ki ikamecilik Bolşevizmin yozlaşmasına katkı yapan temel unsurlardan bir tanesiydi.
Bu ayaklanmanın temel özelliklerinden bir tanesiydi. Devrimin yozlaşmasının net ve tutarlı bir siyasi analizini ortaya atmayı başaramamıştı. Bazı özel anlarda sınıfın içerisindeki komünist azınlıklar sınıfın bütününün kendiliğinden gelişen bilincinin arkasında kalabilecek olsa da böylesi bir analiz ancak bu azınlıklar arasında ifade bulabilirdi. Rus Devrimi hususunda, devrimin yozlaşmasına dair tutarlı bir anlayışın çıkması, uluslararası sol komünist hareket için on yıllarca süren acı dolu bir sorgulama gerektirecekti. Kronştadt ayaklanmasının ifade ettiği şey, yozlaşmaya karşı temel bir proleter tepki olması ve dönemin Rus işçi sınıfının son kitlesel ortaya çıkışı olmasıydı. Moskova’da, Petrograd’da ve Kronştadt’da işçiler, düşüşteki Rus Devrimi’ne dair umutsuz bir imdat mesajı gönderiyorlardı.
Kronştadt ve NEP
 
İsyancıların talepleri ile Yeni Ekonomi Politikası (Novaya Ekonomicheskaya Politika,NEP) arasındaki ilişkiye dair pek çok verimsiz tartışma bu güne kadar yapıldı durdu. Kimi pişmanlık duymayan Staliniste göre ayaklanma ekonomik programında bulunan pazarlık ve serbest değişim gibi maddeler SSCB’de ‘sosyalizmin inşası’na aykırı olduğu için bastırılmalıydı. Tabii ki buradaki ‘sosyalizm’ en üst düzey devletçi kapitalist bir merkezileşmeden başka bir şey anlamına gelmiyor. Fakat aynı Stalinistler NEP’i de sosyalizm yolunda bir adım olarak savunmaktadır! Kafa karışıklıklarıyla dolu aynı masanın öteki ucunda ise anarşistler duruyor. Anarşist Murray Bookchin, Kronştadt Komünü (The Kronstadt Commune, Black Rose Books, Montreal, 1971) adlı kitabının Kanada baskısına yazdığı önsözde sadece isyancıların ekonomik programının kullanılmasının Rusya’da özgürlükçü bir cennet oluşturacağını söylüyor: “Kronştadt denizcilerinin zaferi Rusya için yeni bir perspektif açabilirdi – fabrikalarda işçilerin kontrolüyle tarım ürünlerinin açık pazarını birleştiren, ufak düzey köylü ekonomisine ve gönüllü kır komünlerine dayalı bir melez toplumsal gelişim.”
Bookchin daha sonra gizemli bir biçimde böylesi bir aşırı devrimci toplumun yalnız Batı’daki başarılı devrimci hareketle birlikte hayatta kalabileceğini söylüyor. Böylesi bir küçük burjuva, esnaf öz-yönetim rüyasının nasıl olup da dünya sermayesine bir tehdit oluşturduğu sorusunun cevabını okuyucularımıza bırakıyoruz.
Her halükarda, komünistler için bu tartışma pek ilgi çekici değil. 1917-23 devrimci dalgasının yenilgisi göz önünde bulundurulursa, ister Savaş Komünizmi, ister otarşi kurma çabaları, isterse de NEP ya da Kronştadt programı devrimi kurtaramazdı. Zaten isyancıların öne çıkardığı salt ekonomik taleplerin büyük çoğunluğu, NEP programının içine büyük ölçüde katılmıştı. Ekonomik programların ikisi de yetersizdi ve bugünün devrimcilerinin serbest ticareti veya takası, (bu iki unsurun bazı kritik dönemlerde ortadan kaldırılmasının mümkün olmaması bir yana) bir proletarya kalesi için uygun ekonomik uygulamalar olarak savunması zaten saçma olur. Kronştadt programı ve NEP arasındaki temel fark şuydu: NEP özel işletmeciler ve kapitalistlerle işbirliği içerisinde, filizlenen devlet bürokrasisi tarafından ve proletaryanın öz-organları yeniden oluşturulmadan tepeden indirilirken, Kronştadt isyancıları devrimde bundan sonra atılacak her adımın önkoşulu olarak gerçek Sovyet iktidarının geri gelmesini ve Bolşevik parti-diktatörlüğünün ortadan kalkmasını talep ediyorlardı.
İşte sorunun özü de buradadır. O dönemde hangi ekonomik politikaların ‘daha sosyalist’ olduğunu tartışmak anlamsızdır. Sosyalizm tek başına Rusya’da inşa edilemezdi. Kronştadt isyancıları belki bunu fikirleri net olan Bolşeviklerden daha az anladılar. Ayaklananlar, mesela, sosyalizm inşa edilmeden devrimin bütün dünyaya yayılmasının gerekliliğinin altını çizmeden Rusya’da ‘özgür sosyalizmin’ inşasından bahsediyordu. “Devrimci Kronştadt başka tür bir sosyalizm için, üreticinin kendisinin tek efendisi olacağı ve ürünlerini uygun gördüğü gibi düzenleyeceği bir emekçilerin Sovyet Cumhuriyeti için savaşıyor.” (Pravda o Kronshtadte, s .92, 173-4)
Lenin’in o döneme dair Rusya’da ‘sosyalist’ gelişimin olanaklılıklarına dair düşüncüleri, onu gerici sonuçlara götürse bile, aslında gerçeğe Kronştadt’lıların Rusya’da öz-yönetime dayanan bir komün umutlarından çok daha yakındı.
Fakat devlet aygıtı tarafından hapsedilmiş olan Lenin ve Bolşevik liderliği, Kronştadt ayaklanmacılarının kafası karışık veya kötü ifade edilmiş fikirlerinin arkasında ne yattığını görmeyi başaramadılar: devrim eğer işçiler komuta etmiyorsa hiçbir yere gitmezdi. Rusya’daki devrimin savunulması ve yayılmasının temel önkoşulu bütün güç Sovyetlere sloganı, yani başka bir değişle işçi kitlelerinin kendilerinin siyasi egemenlik istemeleriydi. Siyasi iktidar sorunu açık ara en önemli sorundur. İktidardaki proletarya devrim kaybedilmeden ekonomik alanda ilerleyebilir veya gerileyebilir. Fakat işçi sınıfının siyasi gücü geri plana itiliyorsa, hiçbir ekonomik uygulama devrimi kurtaramaz. Kronştadt isyancıları bu vazgeçilmez proletarya siyasi iktidarı için savaştıkları için bugünün devrimcileri, Kronştadt mücadelesini, temel sınıf ilkelerinin bir savunusu olarak görmelidirler.
Ayaklanmanın Bastırılması
Bolşevik liderliği Kronştadt ayaklanmasına aşırı bir düşmanlıkla cevap verdi. Kouzmin ve Kalinin’in garnizondaki provokatif davranışlarına ve Moskova Radyo’sunun gerçekleşenin bir Beyaz karşı devrimi olduğunu söyleyerek yaydığı yalanlara zaten değindik.

 

 
Bolşevik hükümetinin aldığı uzlaşmaz tavır da bunlara eklenince hızla uzlaşma ve tartışma ihtimalini ortadan kaldırdı. Garnizona Troçki’nin buyurgan uyarısı koşulsuz teslim talep ediyor ve isyancıların taleplerine hiç ödün vermiyordu. Zinovyev ve Petrograd Savunma Komitesi’nin (grev dalgasından sonra şehirde olağanüstü hal ilan eden organ) Kronştadt’a yaptığı çağrı ise şok edici sertliğiyle biliniyordu. Çağrı, eğer isyancılar direnirse onları “keklik gibi vuracaklarını” söylüyordu. Zinovyev ayrıca (hiçbirine zarar verilmeyen) Bolşevik yetkililerinin GDK tarafından tutuklanmasını bahane ederek isyancıların ailelerinin rehin alınmasını da örgütlemişti. Bu eylemler, aynı düzeye inmeyi reddeden isyancılar tarafından utanç verici oldukları söylenerek lanetlenmişlerdi.
Üsse yapılan askeri saldırı sırasında isyanı bastırmaya gönderilen Kızıl Ordu askerlerin moralleri sürekli en alt düzeydeydi. Bazıları askerlerle kardeşleşmeye bile başladılar. Ordunun ‘sadakati’nden emin olmak için önde gelen Bolşevik liderler, 10. Parti Kongre’sinde saldırıyı yönetmek için gönderilmişlerdi, ki gönderilenlerin arasında, ayaklanmayla özdeşleştirilmemek için özen gösteren İşçi Muhalefeti üyeleri de vardı; ayrıca Çeka’nın silahları, hoşnutsuzluğun yayılmadığından emin olmak için askerlerin sırtlarına dayanmıştı.
Üs düştüğünde yüzlerce isyancı hemen orada katledildi veya Çeka tarafından idama mahkum edildi. Ötekileri toplama kamplarına gönderildiler. Hareket acımasızca ve sistematik bir biçimde bastırıldı. Ayaklanmanın bütün izlerini silmek için garnizon askeri kontrol altına alındı, Sovyet dağıtıldı ve bütün muhalif unsurlar tasfiye edilmeye başlandı. Ayaklanmanın bastırılmasında görev alan askerler bile, Kronştadt ‘mikrobunun’ yayılması korkusuyla hemen dağıtılıp farklı farklı yerlere gönderildiler. Benzeri uygulamalar donanmanın ‘güvenilmez’ birimlerinde de yapıldı.
Ayaklanmanın bastırılmasının ardından Rusya’da gerçekleşen olaylar, ayaklanmanın bastırılmasının ‘trajik bir zorunluluk’ olduğuna yönelik iddiaları da çürütüyor. Bolşevikler bu önemli sınır limanında devrimi Beyaz Muhafızların gericiliğinden koruduklarını zannediyorlardı. Fakat Bolşevikler ne yaptıklarını düşünürlerse düşünsünler, isyancılara saldırmak devrimin sahip olabileceği tek gerçek savunmaya saldırmak demekti: işçi sınıfı bağımsızlığına ve doğrudan proletarya gücüne. Böyle yaparak kendilerini içeriden karşı-devrimin araçlarına dönüştürdüler ve bu eylemler Stalinizm biçiminde burjuva karşı-devrimin son zaferinin yolunu açmaya yardımcı oldu.
Bolşevik Partisi’nin ayaklanmayı bastırırken uyguladığı zulüm, kimi devrimcilerin Bolşevik Partisi’nin 1921’de Bolşevik Partisi’nin açık ve net bir biçimde, tıpkı bugünün Stalinizmi ve Troçkizmi gibi, karşı-devrimci olduğu sonucunu çıkarttılar. Burada Parti’nin ne zaman nihai ve geri kazanılamaz bir biçimde burjuvazinin tarafına geçtiğine dair uzun bir tartışmaya girmek istemiyoruz ve zaten tarihsel süreçlerin anlayışını belirli zamanlara sınırlayan bir metodolojiyi reddediyoruz.
Fakat Bolşevik Partisi’nin 1921’de ‘sadece’ kapitalist olduğunu söylemek, Kronştadt olaylarından devrimin ölüm tarihi dışında öğrenecek hiçbir şeyimiz olmadığını söylemektir. Kapitalistler, neticede, her zaman işçi ayaklanmalarını bastırırlar ve bunu tekrar tekrar ‘öğrenmemiz’ gerekli değildir. Kronştadt, yalnızca onu proletarya tarihinin bir parçası, proleter saflar içerisinde gerçekleşmiş bir trajedi olarak görürsek bize yeni bir şey öğretebilir. Bugün devrimcilerin yüzleşmesi gereken temel soru, proleter bir partinin nasıl Bolşeviklerin 1921’de davrandığı gibi davranmış olduğu, ve böyle bir olayın gelecekte asla tekrarlanmamasından nasıl emin olabileceğimizdir. Kısaca soru şudur: Kronştadt’dan çıkartılacak dersler nelerdir?
Kronştad Ayaklanması Dersleri
Kronştadt ayaklanması, özellikle dramatik bir biçimde bütün Rus Devrimi’nden çıkan ve işçi sınıfı için Ekim Devrimi’nden bu güne kadar hayatta kalmış olan tek ‘kazanım’ olan tarihsel derslerin altını çiziyor.
1. PROLETER DEVRİM YA ENTERNASYONALDİR YA HİÇBİRŞEYDİR
Proleter devrim yalnızca dünya ölçeğinde başarılı olabilir. Tek ülkede ‘kapitalizmi yok etmek’ veya ‘sosyalizmi inşa etmek’ mümkün değildir. Devrim ekonomik yapılanma programlarıyla kurtarılamaz, tek kurtuluş siyasi proletarya iktidarının bütün dünyaya yayılmasıdır. Bu yayılma gerçekleşmezse, ekonomide ne kadar değişiklik getirilirse getirilsin, devrimin yozlaşması engellenemez. Eğer devrim yalıtılmış olarak kalırsı, siyasi proletarya iktidarı ya dış güçlerin işgali, ya da Kronştadt örneğinde olduğu gibi iç şiddetle ezilmeye mahkumdur.
2. PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜ DEĞİLDİR
Rus Devrimi’nin ve özellikle Kronştadt katliamının trajedisi, proletaryanın partisinin, Bolşeviklerin, görevlerini devlet iktidarını ele geçirmek ve bu iktidarı işçi sınıfının tümüne karşı bile olsa müdafaa etmek olarak görmesiydi. Dolayısıyla, devlet sınıftan ayrı bir hale gelip Kronştadt’da sınıfın karşısında dururken, Bolşevikler yerlerini sınıfın içerisinde devletin bürokratikleşmesine karşı mücadele etmek olarak değil, devletin içerisinde sınıfa karşı savaşmak olarak gördüler.
Bugün devrimciler, partinin rolünün sınıfın adına iktidarı almak olmadığını temel bir ilke olarak benimsemelidirler. Yalnızca fabrika komitelerinde, milislerde ve işçi konseylerinde örgütlü olan işçi sınıfının bütünü siyasi iktidarı ele geçirebilir ve toplumun komünist dönüşümünü gerçekleştirebilir. Parti proleter bilincin gelişiminde faal bir etmen olmakla birlikte, komünizmi sınıfın ‘adına’ yaratamaz. Böylesi iddialar yalnızca, Rusya’da olduğu gibi, sınıf üzerinde partinin diktatörlüğüne ve proletaryanın kendi faaliyetlerinin ‘parti en iyisini bilir’ bahanesiyle bastırılmasına yol açar.
Aynı zamanda, parti ile devletin özdeşleşmesi, burjuva partiler için işlerin doğal hali olmakla beraber, yalnızca proleter partilerin yozlaşmasına ve yolundan sapmasına yol açabilir.

 



Bir proletarya partisi, kendisi tarihin en dinamik sınıfı olan işçi sınıfının içerisinde en radikal ve ileri görüşlü kesimi oluşturmak durumundadır. Partinin üzerine, tanımı gereği yalnız muhafazakar bir işlevi olabilecek olan devlet kurumunun işlerinin yönetimini yüklemek, partinin bütün işlevini yadsımak ve onun devrimci yaratıcılığını baltalamak anlamına gelir. Bolşevik Partisi’nin devamlı bürokratikleşmesi, devrimci sınıfın çıkarları ile Sovyet devletinin çıkarlarını ayırma yetisini gittikçe kaybetmesi, acımasız bir yönetim aygıtına dönüşerek yozlaşması; bütün bunlar partinin devlet iktidarını kullanmasına dair hatalı düşüncelerinin yine parti tarafından ödenmiş bedelidir.
3. İŞÇİ SINIFININ İÇERİSİNDE ZORA DAYALI İLİŞKİLER OLAMAZ
Hiçbir azınlığın, ne kadar açık ve net olsa da işçi sınıfı üzerinde iktidar sahibi olmaması ilkesi ile eşanlamlı olan bir başka ilke de, işçi sınıfının içerisinde zora dayalı ilişkiler veya şiddet ilişkilerinin olamayacağıdır. İşçi iktidarı ‘verimlilik’ uğruna feda edilebilecek bir lüks değildir; tam tersine devrimin sağlığının ve işçi sınıfının tecrübesinden öğrenmesinin tek güvencesidir. Çeşitli kesimleri kesinlikle hatalı olsa bile, ‘doğru çizgi’ bir başka kesim tarafından, ister azınlık olsun ister çoğunluk, o kesime zorla kabul ettirilemez. Yalnızca işçi sınıfının bağımsız organlarında (toplantılar, konseyler, parti vb) tamamen özgürce yürütülen tartışma sınıfın içerisindeki sorunları çözebilir. Bu ayrıca işçi sınıfının tamamının iletişim araçlarına (basın, radyo, televizyon vb) erişiminin olması gerektiği ve sınıfın tamamının grev yapma ve merkezi organların yayımladığı yönergelere karşı çıkma hakkına sahip olması gerektiği anlamına gelir.
Kronştadt denizcileri hatalı olmuş olsalar bile, Bolşevik hükümetinin Kronştadt’a karşı yaptığı acımasız ve zalim uygulamaları haklı çıkartacak hiçbir şey olamaz. Böylesi eylemler yalnız sınıfın içerisindeki dayanışma ve birliğe zarar verebilir ve moral bozukluğu ve umutsuzluğa yol açabilirler. Devrimci şiddet, proletaryanın kapitalist sınıfa karşı mücadelesinde kullanmak zorunda olduğu bir silahtır. Öteki sömürmeyen sınıflara karşı kullanımı da mümkün olan en düşük düzeye sınırlanılmalıdır; fakat proletarya içerisinde şiddetin hiçbir yeri olamaz.
4. PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ DEVLET DEĞİLDİR
Rus Devrimi sırasında işçi hareketinde, proletarya diktatörlüğünü Çarlık rejiminin devrilmesinden kısa bir süre sonra ortaya çıkan ve en önemli gövdesi Tüm Rusya Sovyetler ve İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Kongresi olan Rusya Federal Sovyet Cumhuriyetiyle eşleştirmek, o dönemde işçi sınıfı hareketi içerisindeki temel kafa karışıklıklarından biriydi. Proletarya diktatörlüğü, fabrika toplantıları ve işçi konseyleri gibi özel işçi sınıfı organları üzerinden işlese de bir kurum değil bir durumdur, sınıfın bütününün gerçek hareketidir. Proletarya diktatörlüğünün hedefi, marksistlere ifadesiyle devletin görevi değildir. Devlet, sınıf toplumundan yükselen, işlevi mevcut toplumsal ilişkileri, yani sınıflar arasındaki mevcut durumu savunmak olan üstyapısal bir örgüttür. Öte yandan proletarya diktatörlüğünün tek hedefi toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi ve sınıfların ortadan kaldırılmasıdır.
Aynı zamanda marksistler her zaman devletin varlığının, burjuvazinin siyasi gücünün yok edilişinin ardından komünizme geçiş döneminde engellenemez olduğunu her zaman kabul etmişlerdir. Dolayısıyla Rus Sovyet devleti, Paris Komünü gibi, Rusya’da 1917’den sonra mevcut olan sınıf toplumunun bir ürünüydü.
Bazı devrimciler, burjuvazinin gücünün yok edilişinin ardından varolabilecek tek devletin işçi konseylerinin kendileri olduğunu söylüyorlar. İşçi konseylerinin devletin en temel özelliklerinden birini, yani şiddet üzerinde tekel kurma özelliğini, üstleneceği doğrudur. Fakat işçi konseylerine bu işlevleri yüzünden devlet demek, devletin rolünü sadece bir şiddet organı olmaya kısıtlamak ve ona başka hiçbir işlev atfetmemektir. Dolayısıyla günümüzün burjuva devleti, böylesi bir kavrayışa göre, yalnızca polisten ve ordudan oluşmakta ve parlamentoları, belediyeleri, sendikaları ve kapitalist toplumu baskıcı güç uygulamadan savunan diğer sayısız kurumu içermemektedir. Bu gövdeler gerçekte devlet organlarıdır çünkü onlar mevcut toplumsal düzeni müdafaa etmeye ve sınıfsal çelişkileri kabul edilebilir bir çerçevede tutmaya hizmet ederler. İşçi konseyleri ise, buna karşıtlık içerisinde devletçi işlevin yadsımasıdır, zira her şeyden önce mevcut düzenin organları değil radikal toplumsal dönüşümün organlarıdırlar.
Fakat dahası, geçiş döneminde mevcut olacak toplumsal kurumların işçi konseyleriyle sınırlı olacağını beklemek gerçekçi olmayan bir tutumdur. Devrimler, pek çok devrimcinin sahip olduğu otomatik anlayışları izlemez. Devrimin getirdiği devasa toplumsal değişiklik, üretim alanında sadece işçi sınıfından değil, kapitalist sınıfın ezdiği bütün nüfustan her tür kurumu doğurur. Rusya’da sovyetler ve diğer kitlesel organlar sadece fabrikalardan değil, her yerden, ordudan, donanmadan, köylerden, kasabalardan da doğmuştur. Mesele sadece Bolşeviklerin sınıfın kitle örgütlerinden ayrı bir devlet oluşturmaya başlamış olmaları değildir. Bolşeviklerin bu devletin bürokratikleşmesine, Sovyetlere delege seçme ilkesinden vazgeçerek ve Sovyetlerin dışında sayısız komisyon kurarak faal olarak katkıda bulunduğu doğrudur, fakat ‘Sovyet Devleti’ tek başına Bolşevikler tarafından yaratılmamıştır. Bu devlet Ekim sonrası Rus toplumunun tamamından çıkmış bir yapıdır, ve ortaya çıkışının nedeni de o toplumun içerisindeki derin sınıfsal çelişkileri kontrol altında tutabilecek bir kuruma ihtiyaç duymasıdır. Devrimden sonra yalnızca işçi konseylerinin varolabileceğini söylemek, yalnızca işçi sınıfı ile burjuvazi arasında daima sürecek ve gerçekten de engellenmesi imkansız olan bir iç savaşı savunmak demek değil, işçi sınıfı ile tüm diğer sınıflar ve kesimler arasında bir iç savaşı savunmaktır. Rusya’da bu işçi Sovyetleri ile askerlerin ve köylülerin kitlesel organları arasında bir savaş anlamına gelirdi. 

 

 


Şüphesiz, bu korkunç bir enerji kaybına ve devrimin temel hedefinden, kapitalist sınıfa karşı dünya devriminin yayılmasından sapmaya neden olurdu [1]. Fakat Sovyet devleti bir derece ayaklanma sonrası toplumun engellenemez bir ürünüyse, parti tarafından kontrol ediliyor olması dışında da yapısı ve işleyişinde çeşitli hatalar gösterebiliriz.
a) Devletin gerçek işleyişinde, 1871 Komünü’nün oluşturduğu ve Lenin’in 1917’de yazdığı Devlet ve Devrim’de tekrarladığı ve doğruladığı, seçilen bütün görevlilerin geri çağırılabilir olması, devlet görevlilerinin işçilerle tamamen aynı koşullarda yaşaması, proletaryanın kalıcı olarak silahlanması gibi temel ilkelerden düzenli bir biçimde sapıldı. Sürekli işçi sınıfının bütününe hiçbir şekilde hesap vermeyen yeni komisyonlar ve kurumlar ortaya çıktı (Ekonomik Konseyler, Çeka vb). Sovyet seçimleri sürekli erteleniyor, kenara atılıyor, yapılsa da hile karıştırılıyordu. Devlet görevlilerinin konumu giderek daha ayrıcalıklı bir hal aldı. İşçi milisleri dağıtılarak Kızıl Ordu’nun içerine yayıldılar, ki Kızıl Ordu ne işçi Sovyetlerinin ne de asker tabanının kontrolündeydi.
b) İşçi konseyleri, fabrika komiteleri ve öteki proleter organlar devlet aygıtının (işçilere ayrıcalıklı oy hakları verilmesine rağmen) öteki parçaları arasında bir parçaya dönüştürüldü. Diğer toplumsal kurumlardan bağımsız ve onlar üzerinde egemen olmaları gerektiği yerde, bu organlar sürekli genel devlet aygıtının içerisine girmekle kalmadı, ona boyun eydi. Proletarya iktidarı, sınıfın özel organları tarafından ifade edileceği halde devlet aygıtıyla özdeşleşti. Dahası, hiç de inandırıcı olmamasına rağmen bunun ‘proleter’ ve ‘sosyalist’ bir devlet olduğu varsayımı Bolşevikleri işçilerin devletinkinden ayrı çıkarları olamayacağı varsayımına götürdü. Bunun bir sonucu olarak da işçilerin devlete karşı her türlü direnişi yalnızca karşı devrimci olarak görüldü. Bu derinden hatalı kavrayış, Bolşevik’lerin Petrograd grevlerine ve Kronştadt ayaklanmasına verdikleri tepkinin kalbindeydi.
Gelecekte Komün’ün prensipleri, işçi sınıfının bağımsızlığı prensibi, yalnızca kağıt üzerinde bildirilmemeli ve proletaryanın devlet üzerindeki iktidarı için temel bir önkoşul olarak savunulmalı ve kavgası verilmelidir. Proletaryanın devlet aygıtı üzerindeki egemenliği hiçbir zaman zayıflatılamaz, çünkü Rus deneyimi ve özellikle Kronştadt olayları karşı-devrimin gerçekten de yalnızca ‘dışarıdan’ gelen burjuva tehdidiyle değil, ayaklanma sonrası devlet aracılığıyla da kendisini ifade edebileceğini göstermişlerdir.
Sonuç olarak, komün-devletin proleter hükmünün bir aracı olarak kalmasını sağlamanın yolu, hiçbir şekilde işçi sınıfının kendi diktatörlüğüyle bu belirsiz ve güvenilmez aygıtı özdeşleştirmemesi, diktatörlüğüyle yalnızca kendi bağımsız sınıf organlarını özdeşleştirmesidir. Bu organlar durmak bilmeden devletin her düzeyde işleyişini denetlemeli, işçi sınıfının konseyleri aracılığıyla sürekli ve bağımsız birliğini teşkil eden ve devletin bütün önerilerine dair kararın verildiği yer olan genel Sovyet kongrelerinde işçi konseylerinden delegelerin en üst düzeyde temsillerini istemelidir. Her şeyden önce işçiler devletin siyasi ve askeri olarak kendi sınıf organlarına müdahalesini engellemelidirler; fakat öte yandan işçi sınıfı devlet üzerinde ve devlete karşı diktatörlüğünü, gerekirse şiddetle kullanma kabiliyetini müdafaa etmelidir. Eğer bir iç savaş döneminde toplum genelinden bir ‘kızıl ordu’ oluşturmak gerekirse, bu kuvvetin siyasi olarak sadece işçi konseylerine hesap vermesi ve burjuvazi askeri olarak yenildiği anda dağıtılması gereklidir. Ayrıca hiçbir zaman fabrikalardaki proleter milisler dağıtılmamalıdır.
Partinin devletle, devletin de sınıfla özdeşleştirilmiş olması, Kronştadt’da parti sınıfa karşı devletin tarafını tutunca mantıki sonucuna ulaştı. 1921’e gelindiğinde Rus Devrimi’nin yalıtılmışlığı devleti, tanımı gereği mevcut durumun, statükonun koruyucusu, sermayenin istikrarlılaşmasının ve işçilerin uysallaştırılmasının ‘sorumlusu’ haline getirmişti. Dünya devrimi umutlarını birkaç yıl daha beslemeye devam edecek olan Bolşevik liderlerinin bütün iyi niyetlerine rağmen, devlet aygıtına dolanmış olmaları onları dünya devriminin önünde bir engel olmaya zorluyor ve Stalinist karşı-devrimin nihai zaferine sürüklüyordu. Hatta bazıları partinin devleti değil, devletin partiyi kontrol ettiğini görmeye başlıyordu. Lenin’in kendisinin söylediği gibi:
“Araç onu kullananların ellerinden çıkıyor: denilebilir ki bu aracın direksiyonunda biri var, fakat araç direksiyondakinin istediği yere gideceği yerde tam tersi oluyor, direksiyondaki isteği dışında aracın doğrultusunu izliyor, aracı ise gizli bir el kullanıyor... Kim bilir kimin eli bu, belki bir vurguncu veya bir özel kapitalist, belki ikisi birden. Fakat gerçek şu ki araç onu sürmesi gerekenlerin istediği yöne gitmiyor, ve hatta bazen istenilen yönün tamamen zıddı bir yönde ilerliyor.” (Merkez Komite’nin Parti’ye Siyasi Raporu, 1922)
Lenin’in hayatının son yılları büyüyen bürokrasiye karşı umutsuzca mücadele ederek ve bürokrasinin ancak yeni bir bürokratik komisyon tarafından ‘denetleneceği’ ‘İşçi ve Köylü Denetimi’ gibi çaresiz ve üzücü tasarılarla geçti. Lenin’in itiraf edemediği, göremediği bu sözde proleter devletin açık ve net olarak bir burjuva aygıtı olduğu, kapitalist toplumsal ilişkilerin müdafaasının bir aracı haline geldiği ve işçi sınıfının ihtiyaçlarından veya reformlarından özünde etkilenmediği gerçekleriydi. Stalinizmin zaferi, bu gerçeğin çarpık bir biçimde kabul edilmesi, partinin nihai ve kesin olarak kapitalist devletin kalfalığına uyum sağlayışıydı. 1926’da ‘Tek Ülkede Sosyalizm’in duyurulmasının arkasındaki gerçek anlam işte buydu.


Kronştadt ayaklanması partiye muazzam bir tarihsel seçenek sunmuştu: ya bu burjuva aygıtını yönetmeye devam edecek ve de girdiği yolun sonuna vardığında sermayenin bir partisi halini alacak, ya da kendisini devletten ayıracak ve bu aygıta, sermayenin bu simgesine karşı işçi sınıfının yanında duracaktı. İlk yolu seçerek Bolşevikler büyük ihtimalle proletaryanın bir partisi olarak kendi ölüm fermanlarını imzaladılar, ve zaferini ancak 1926’da açıkça duyurabilecek olan karşı-devrimci süreci hızlandırdılar. 1921’den sonra yalnızca doğrudan devlete karşı işçi mücadeleleriyle özdeşleşmek gerektiğini anlayan Bolşevik fraksiyonları devrimci kalabildiler ve Sol Komünistlerin Üçüncü Enternasyonal’in yozlaşmasına karşı mücadelelerinin bir parçası oldular. Dolayısıyla, mesela Gabriel Myasnikov adlı Bolşevik’in İşçi Grubu adlı fraksiyonu 1923’in Ağustos ve Eylül aylarında Rusya’yı saran yasadışı grevler dalgasında etkin bir rol oynadı. Bu Troçki’nin başını çektiği, Stalinist kesime karşı mücadelesi daima bürokrasi içerisinde gerçekleşen ve daha sonra Troçkistlerin “işçi devleti” ve işçi ekonomisi olarak nitelendirdiği olgulara karşı işçi mücadeleleriyle özdeşleşme gereği duymayan Sol Muhalefet’in yönteminden çok farklıydı. Bir anlamda, kendilerini parti-devlet aygıtından ayırmadaki başarısızlıkları, gelecekte Troçkizmi Stalinist karşı-devrimin ‘eleştirel’ bir eklentisi olmaya evrileceğini önceden haber veriyordu.
Fakat tarihsel tercihlerin sonuçları hiçbir zaman yapıldıkları an açık ve net değildir. İnsanlar kendi tarihlerini belirli nesnel koşullar içerisinde yaparlar ve “geçmiş kuşakların gelenekleri yaşayanların beyinlerine bir kabus gibi çöker” (Marks). Geçmişin bu kabusumsu ağırlığı Bolşeviklerin omuzlarına bir karabasan gibi binmişti ve yalnızca batı proletaryasının devrimci zaferi bu ağırlığı atabilir, Bolşeviklerin, veya en azından parti içerisindeki sağlam unsurların hatalarını fark etmelerine yola açarak onların enternasyonal proleter hareketin bitmez tükenmez yaratıcılığı içerisinde küllerinden doğmasını sağlayabilirdi. Sosyal Demokrasi’nin geleneği, Rusya’nın geriliği, fakat en önemlisi de düşüşteki bir devrimci dalga çerçevesi içerisinde devlet iktidarının yükü; bütün bu etmenler Bolşevikleri kendilerini sınıf saflarının yanlış tarafına koyacak bir tutum almaya ittiler.
Fakat Kronştadt’da ne olduğunu anlayamayan yalnızca Bolşevik liderliği değildi. Gördüğümüz üzere, parti içerisindeki İşçi Muhalefeti, hemen ayaklanmayla bir alakaları olmadıklarını göstermek için garnizona yapılacak saldırıya katılmaya gönüllü oldular. Rus aşırı solu İşçi Muhalefeti’nin utangaç kınamalarının ötesine geçip gizli faaliyet yürütmeye başladığında bile ayaklanmanın derslerini çıkartmayı başaramadı ve rejime dair eleştirilerinde ondan pek bahsetmedi. KAPD (Kommunistische Arbeiter-Partei Deutschlands - Almanya Komünist İşçi Partisi) Komintern Üçüncü Kongresi’nde ayaklanmanın proleter niteliğini tanımakla birlikte kendisinin ayaklanmacıların tarafında olduğunu duyurmadı; ve çok geçmeden bu kısmi kavrayış da Alman Komünist Solu Rus Devrimi’nin proleter niteliğini reddetmeye başladığında kaybedildi. 1924’e gelindiğinde, KAPD liderlerinden Herman Gorter, Kronstadt ayaklanmasını, Bolşeviklerin komünist programı çöpe atıp NEP ile ‘kapitalizmi geri getirmeleri’ne yol açan bir köylü isyanı olarak tanımlıyordu. (Gorter, 'The World Revolution'. Workers' Dreadnought. 9 Şubat - 10 Mayıy, 1924).
Sonuçta az sayıda komünist o dönemde ayaklanmanın derin önemini anladı veya ondan esas dersleri çıkardı. Bütün bunlar proletaryanın sınıf mücadelesinin temel derslerini bir anda öğrenmediğini, yalnızca acılı bir tecrübe, kanlı mücadele ve yoğun teorik sorgulama birikimi sonucu bu derslerin öğrenilebildiğini gösteriyor.
Devrimcilerin bugünkü görevi geçmiş işçi hareketine dair soyut ahlaki yargılarda bulunmak değil, kendilerini bu hareketlerin bir ürünü (şüphesiz, hareketin hatalarının en sert, en amansız eleştirisini yapabilme kapasitesine sahip bir ürün, fakat yine de onun bir ürünü) görmektir. Yoksa geçmişe dair bugünün devrimcileri tarafından yapılan eleştirilerin işçi sınıfının gerçek mücadelelerinde temeli olamaz. Kronştadt’da birbirleriyle çarpışan tarafları ancak kendi tarihimizin trajik aktörleri olarak görürsek, komünistler olarak bugün Bolşeviklerin eylemini kınama ve isyancıların sınıf ilkelerini savunma hakkına sahip olabiliriz. Yalnızca Kronştadt’ı sınıfın tarihsel hareketinin bir parçası olarak anlarsak bu tecrübenin derslerini çıkartabilir ve onları proletaryanın gelecekte karşılaşacağı durumlarda pratik olarak uygulayabileceğimizi umabiliriz. Dolayısıyla yalnızca bu şekilde, gelecekte yeni Kronştadt’lar olmamasını güvenceye almayı umabiliriz.

[1]Bu hem Bolşeviklerce, hem de Kronştadt isyancılarınca savunulan “işçi ve köylü” iktidarı fikrini savunduğumuz anlamına gelmez. Gelecek devrimci dalgada işçi sınıfı tek devrimci sınıf olduğunu ortaya koymalıdır. Dolayısıyla geçiş döneminde bir sınıf olarak örgütlenmeli ve başka bir sınıfın özel çıkarlarını savunduğunu iddia eden her tür kurumu dağıtmalıdır. Sömürmeyen nüfusun geri kalanına ancak proletarya diktatörlüğünün sınırları içersinde örgütlenme izni verilecek ve devlet içerisinde sadece ‘yurttaşlar’ olarak bölgesel olarak seçilen sovyetler aracılığıyla temsil edilecekler. Bu kesimlere sivil haklar ve oy hakkı verilecek olması, onlara bir sınıf olarak, burjuvazinin belediye ve parlamento seçimlerinde oy hakkı verdiği işçi sınıfına verdiğinden daha fazla güç vermez.