Bilan Seçkisi
Posted on Temmuz 11th, 2009 by EnternasyonalBakis
in
Sol işçi sınıfını nasıl savaşa sürükledi
Yetmiş iki yıl önce 1936 Mayıs’ında, ekonomik kriz ve savaş ekonomisinin gelişmesinin kışkırttığı artan sömürüye karşı, kendiliğinden bir dev işçi mücadelesi dalgası patlak verdi. Aynı yılın Temmuz ayında İspanya’da işçi sınıfı, Franco’nun askeri isyanına karşı anında bir genel grev başlatarak ve silaha sarılarak karşılık verdiler. Aralarında en çok tanınanlardan Troçki gibilerinden bulunduğu bir çok devrimci bu olayları yeni bir dünya devrimci dalgasının başlangıcı olarak yorumladı. Aslında kalabalıkların coşkulu desteği, mevcut güçlerin yüzeysel bir yorumu ve bazı söylevlerin “radikal” doğası tarafından yanlış yönlendirilmişlerdi.
İtalyan Komünist Solu (Bilan adlı dergilerinde) ise enternasyonal düzeydeki güç dengelerinin net bir analizi temelinde, Halk Cephelerinin devrimci hareketin gelişmesinin bir ifadesi olmaktan çok uzak olduklarını kavramıştı. Tersine bunlar, sınıfın milliyetçi ve demokratik ideolojilere kapıldığını ve kapitalizmin tarihsel krizinin etkilerine karşı mücadeleyi terk etmekte olduğunu göstermekteydi. “Halk Cephesi, kendisinin proletaryanın sınıf bilincinin çözülmesi sürecini somutlaştırdığını, işçilerin toplumsal ve politik bütün yaşam alanlarında burjuva toplumunun korunması zemininde tutulması için bir silah işlevi gördüğünü göstermektedir.” (Bilan, no.31, Mayıs-Temmuz 1936). Büyük bir hızla hem Fransa’da hem de İspanya’da, solun “sosyalist” veya “komünist” politik aygıtları kendilerini bu hareketlerin tepesine yerleştirecektir. Bunlar işçileri faşizm/anti-faşizm gibi yanlış bir ikileme hapsedip hareketi içeriden sabote ederek, onu önce demokratik devletlerin savunusuna yönlendirmiş en sonunda da İspanya ve Fransa’da işçileri ikinci emperyalist dünya kıyımına itmiştir.
Bugün sınıf mücadelesi yavaş bir uyanış içerisindedir ve yeni kuşaklar kapitalizmin gittikçe daha belirgin hale gelen başarısızlığı karşısında radikal alternatiflere yönelmektedir. Bu çerçevede, ATTAC gibi “küreselleşme-karşıtı” hareketler, gemi azıya alan liberalizmi ve “politik iktidarı devletin elinden dolayısıyla da yurttaşlarından elinden çalan Pazar diktatörlüğünü” suçlayarak, “finansal diktatörlüğe karşı demokrasinin savunusu” çağrılarında bulunmakta. “Küreselleşme karşıtlarının” desteklediği bu “karşı duruş” sıklıkla 1930’ların, 50’lerin ya da 70’lerin, devletin ekonomide çok daha önemli bir doğrudan rol taşıdığı var sayılan politikalarından esinleniyor. Bu bakış açısı tarafından, Halk Cephesi hükümetlerinin, ekonominin devlet kontrolüne alınmasını, “faşist tehdide ve kapitalistlere karşı emekçi kesimlerinin bütün tabakalarının birliğini” savunan programları, kapitalizm altında başka politikaların, “başka bir dünyanın” mümkün olduğu önermesini desteklemek için abartılarak bir tür “sosyal devrim”e dönüştürülebileceği savunulmakta.
İşte tam da bu nedenle, 1936’da gerçekleşen olayların çerçevesini ve önemini 70. yıl dönümünde hatırlamak kesinlikle yaşamsal bir gereklilik halini alıyor. Özellikle de;
- Bu deneyimlerin trajik derslerini ve özellikle de, işçi sınıfının kendi belirli çıkarlarının uzlaşmaz savusunun şu ya da bu burjuva kampının savunusu için terk edilmesi şeklindeki ölümcül tuzakları hatırlamak;
- Ve, “sol”un, aslında işçi sınıfının infazcısı olmasına rağmen kendisini onun çıkarlarının savunucusu olarak sunmasına imkan veren çarpık yalanlarını açığa çıkarmak için.
1930’lara karakterini veren, 1917-23 dünya devrimci dalgasının yenilgisi ve karşı-devrimin zaferiydi. Bu tarihsel durum, mücadelelerin yeniden dirildiği ve bilincin yavaşça gelişmeye başladığı mevcut tarihsel dönem ile temelden farklıdır. Ne var ki, karşı-devrimci ideolojiden kaçmaya çalışan yeni proleter kuşağı, artık yeni “küreselleşme karşıtı” elbisesini giysede devamlı olarak bu aynı “sol”, onun tuzakları ve ideolojik manipülasyonları ile karşılaşmakta. Bunlardan kurtulmak, ancak çok pahalıya kazanılan, proletaryanın geçmiş deneyimlerinin derslerini çıkarmakla mümkün.
Halk Cephesi kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi güçlendirdi mi?
Halk Cepheleri “kapitalistlerin kibrine ve faşizmin yükselişine karşı halk güçlerini birleştirdiğini” iddia etmişti. Fakat gerçekten de kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi güçlendiren bir dinamik mi yaratmışlardı? Bunlar gerçekten de devrimin gelişmesi yönünde atılmış adımları mı oluşturuyordu? Marksist bir yaklaşım bunlara cevap verebilmek için, kendisini o dönem bir çok Batı Avrupa ülkesini sarsan toplumsal patlamaların şiddetine veya söylevlerin radikal tonuna dayandıramaz. Çünkü, analizini enternasyonal bir düzeyde ve bütün bir tarihsel dönemi kapsayan sınıflar arasındaki güçler dengesine dayandırmak zorundadır. Peki 1936 olayları gerçekleştiğinde proletaryanın ve onun ölümcül düşmanı burjuvazinin güç ve zayıflıklarının genel çerçevesi neydi?
Proletaryanın tarihsel yenilgisinin ürünü
Güçlü devrimci dalga (1917-23), burjuvaziyi savaşı bitirmeye zorladı, Rusya’da işçi sınıfını iktidara getirdi ve bütün Orta Avrupa’da ve Almanya’da burjuva iktidarının temellerini sarstı. Bunu takiben, 1920’ler boyunca proletarya bir dizi kanlı yenilgiyle karşılaştı. Alman proletaryasının SPD’nin sosyal demokratları tarafından önce 1919’da ardından da 1923’te ezilmesi Hitler’e iktidar yolunu açtı. Rusya’da devrimin trajik yalıtılmışlığı, Bolşevik partisinin devrimci muhafızlarını ve proletaryanın yaşayan güçlerini tasfiye eden Stalinist karşı-devrimin zaferine kapıyı açtı. En sonunda da 1927’de Çin son proleter kıvılcımının merhametsizce ezilmesi geldi. Tarihin seyri bu noktadan sonra tersine döndü. Burjuvazi enternasyonal proletarya üzerinde kesin zaferler elde etti ve dünya devrimine doğru ilerleyen sürecin yerini dünya savaşına doğru amansız bir asker yürüyüşü aldı. Bu en korkunç kapitalist barbarlığa dönüş anlamı taşıyordu.
Ne var ki, dünya proletaryasının öncü taburlarının böylesine ağır yenilgiler almasına rağmen, sınıf içerisinde hala kimi zaman önemli olan mücadelecilik gösteren olaylar gerçekleşmekteydi. Bu özellikle 1917 ile 1927 arasındaki devrimci hesaplaşmalar çerçevesinde, proletaryanın ne fiziksel ne de ideolojik anlamda doğrudan yenilgiler almadığı ülkeler için söz konusuydu. Bu suretle, 30’larda ki krizin doruğunda, Temmuz 1932’de, hızla ayaklanmacı boyutlar alan Belçika’daki madenciler arasında gelişen kendiliğinden ve yasadışı bir grev patlak verdi. Borinage madenlerindeki ücret kesintilerine karşı gelişen bir hareket içerisinden çıktı. Grevcilerin işlerinden atılması üzerine, hareket bütün ile yayıldı ve polis ile şiddetli çatışmalar çıktı. 1931 ile 1934 arasında İspanya’da işçi sınıfı vahşice ezilen bir dizi mücadeleye girişti. Ekim 1934’te, Asturias’ın maden bölgelerinde ve Oviedo ile Gijon’un sanayi kuşağında, cumhuriyetçi hükümet ve ordusu tarafından ezilen, çaresiz bir ayaklanma patlak verdi. Bunun sonu da vahşice bir baskı oldu. Aynı zamanda, Fransa’da da, işçi sınıfı her ne kadar Komünist Parti’nin 1834’e kadar pek yakında gerçekleşeceğini savunan ve “her yerde Sovyetler kurmak gerektiğini” söyleyen riyakar “solcu” politikaları yüzünden tükenmiş ve demoralize olmuşsa da, hala bir direngenlik göstermekteydi. 1935 yazı boyunca, devlet sektöründe çalışan işçilerin ücretlerinde büyük düşüşler öngören yasanın geçmesi karşısında, Toulon, Tarbes, Lorient ve Brest rıhtımlarında etkileyici eylemler ve polisle sert çatışmalar gerçekleşti. Brest’te, bir işçinin askerlerin tüfek dipçikleriyle öldüresiye dövülmesiyle birlikte, öfkeli işçiler tarafından, 5 Ağustos’tan 10 Ağustos’a kadar isyanlar ve sert çatışmalar yapıldı. Bunlar ardında üç ölü, yüzlerce yaralı ve hapiste düzinelerce işçi bıraktı.[1]
Çoğu zaman yoğun bir öfkenin, ümitsizliğin ve politik yönelimsizliğin izlerini taşıyan, süre giden militanlığın bu ifadeleri, gerçekten de işçilerin yenilgi ve dağılmışlının belirlediği uluslar arası durumun zayıflığını gösteren, “çaresizlik patlamaları” idiler. Bilan dergisi bunu İspanya üzerinden şu şekilde ortaya koymaktadır: “Eğer enternasyonal ilke bir şey ifade ediyorsa, uluslar arası düzeyde karşı devrimin derinleşmesi olgusu üzerinden diyebilir ki, İspanya’nın 1931 ve 1936 arasında ki yönelimi de devrim yönünde tersine bir gelişme değil ancak paralel bir seyir izleyebilir. Devrim sadece enternasyonal düzeydeki devrimci durumun bir sonucu olarak tam anlamıyla belirginleşebilir.” (Bilan no:35, Ocak 1937)
Buna karşılık, devrimci hareketin ezilmediği bu ülkelerdeki işçileri savaşa itebilmek için ulusal burjuvaların belirli türde bir mistifikasyona başvurması gerekiyordu. Proletaryanın sınıflar arasındaki doğrudan bir mücadelede zaten yenilmiş olduğu ülkelerde, faşizm ya da Nazizm arkasında, veya “sosyalist anavatan savunusu” şeklindeki Stalinist ideolojinin ardında savaşa doğru yönelen karşı devriminin gelişiminin özel formlarını oluşturdular. “Demokratik” kalan politik rejimlerde ise aynı savaşa yönelim hareketi anti-faşizm adına yürütüldü. Bunu yapabilmek için Fransız ve İspanyol (ve diğerleri gibi örneğin Belçika) burjuvazisi, sınıfı “demokratik” devleti korumak ve savaş ekonomisini kurmak için anti-faşizmin ardına takmak için solun iktidara gelişini kullandı.
Solun yukarıda bahsedilen proleter mücadelelerine karşı takındığı tavır, Halk Cephesi politikalarının işçi mücadeleleri dinamiğini güçlendirmek için geliştirilmediğini açıkça göstermektedir. 1932’de Belçika’daki ayaklanmacı grevler esnasında, Parti Ouvrier Belge (Belçika İşçi Partisi) ve onun sendika komisyonları hareketi desteklemeyi reddettiler. Bu işçilerin öfkesini Sosyal Demokrasiye de yöneltmesini sağladı. Grevciler Maison du Peuple at Charleroi’ye saldırdılar ve POB ve sendika üyelik kartlarını sokaklarda yaktılar. 1933’ün sonundan itibaren “Plan de Travail” adlı (Emek Planı) POB programı kapitalizmin krizine karşı bir “halkçı alternatif” olarak işçilerin öfke ve umutsuzluğuna yön vermek için devreye sokuldu.
İspanya örneği de “cumhuriyetçi” ve “sol kanat” bir hükümetten proletaryanın ne bekleyebileceğinin açık bir ifadesi olması bakımında özellikle önemlidir. İspanya Cumhuriyeti daha kuruluşundan itibaren işçileri katletmek konusunda faşist rejimlerden öğrenecek bir şeyi olmadığını göstermiştir. 1930’lar da ki çok sayıda mücadele, cumhuriyetçi hükümetler ya da 1933’e kadar PSOE tarafından ezilmiştir. Bu tarihte muhalefette olan PSOE, “devrimci” bir demagoji kullanarak intihar anlamına gelen bir isyanın Asturias’ta Ekim 34’te patlak vermesini sağlamıştır. Daha sonra da, kendi sendikası olan ve hareketin yayılmasını engelleyen UGT ile elbirliği içinde, hareketi tamamen yalıtmıştır. Bundan sonra Bilan, “sol-kanat” demokratik rejimlerin karakterini çok net bir biçimde ortaya koymuştur. “Aslında kuruluş tarihi olan 31 Nisan 1931’den 31 Aralık 1931’e kadar İspanyol Cumhuriyet’inin (Azana-Caballero-Leroux hükümetinin kurulması, Lerroux’un temsil ettiği sağ kanadının 31 Aralık’ta kesilmesi biçiminde) “sola kayışı”, ne proleter sınıf tavırlarının gelişimi ne de sınıf mücadelesine yön verebilecek organların oluşması için uygun koşulları hiçbir şekilde sağlamadı. Mesele hiçbir şekilde cumhuriyetçi ve radikal-sosyalist bir hükümetin komünist bir devrim için ne yapabileceğini görme meselesi değildir. Ortadaki sorun, sosyalistlerin (devrimci) sendikalistleri cumhuriyetin savunmasına çekmek için girdikleri ahenkli ittifakın, sola ya da aşırı sola doğru yapılan bu yanaşmanın önemini analiz edebilme sorunudur. Bu durum işçi sınıfının kazanımlarının ve proletaryanın devrimci yöneliminin gelişimi için gereken koşulları yaratmış mıdır? Yoksa sola doğru yapılan bu hamle, büyük devrimci patlamadan korkuya kapılan kapitalistlerin, devrimci mücadele yolunda ilerlenmeyeceğinden emin olmak için işçi sınıfını uyutma ihtiyacı tarafından mı dayatılmıştır? Burjuvazi’nin 1934 Ekim’inde izleyecek olduğu yol 1931’de henüz çok tehlikeliydi (…)” (Bilan no:12, Kasım 1934) Son olarak, 1935 yazında Brest ve Toulon’da patlak veren sert cepheleşmenin tam da Halk Cephesi kurulduğunda gerçekleşmiş olması özellikle önemlidir. Bu mücadeleler “sol”un politik ve sendika liderlerinin sloganlarına karşı kendiliğinden geliştikçe, bu sonuncular da “cumhuriyetçi düzeni” rahatsız edenleri “provokatör” olarak damgalamakta tereddüt etmemişlerdir. “Halk Cephesi ya da cephe hattının her zaman en önünde olan komünistler ne cam kırar, ne kafeleri yağmalar, ne de ulusal bayrağa saygısızlık ederler”. (Humanite, editöryel, 7 Ağustos 1935).
Dolayısıyla daha en başından, Bilan’ın 1933 ve sonrasında İspanya için ortaya koyduğu gibi, Halk Cephesi ve sol kanat hükümetlerin politikaları hiçbir şekilde proleter mücadelenin güçlenmesi yönündeki bir dinamiğe dayanmamaktaydı. Tersine, buna karşı gelişmişler ve sınıf alanındaki bu işçi hareketleriyle kasten çarpışarak, bu son direniş çabalarını da “kapitalizm içerisinde proletaryanın tam çözülüşü” (Bilan, no:22, Ağustos, Eylül 1935) doğrultusunda boğmaya çalışmışlardır. “Fransa’da hain geleneğine sadık kalan Halk Cephesi, ‘Fransız silahsızlandırma programı’ önünde eğilmeyenlerin ve Brest ve Toulon’da olduğu gibi kapitalizme karşı ve Halk Cephesi kıskacının ötesine geçmek için sınıf kavgaları içinde kendi talepleri için greve gidenlerin katli için linç çağrılarını sürdürmekten geri durmayacaktır” (Bilan no:26, Aralık-Ocak 1936)
Anti-faşizm işçileri burjuva devletinin savunmasına bağlar
Peki en azından Halk Cepheleri “halk güçlerini faşizmin yükselişine karşı birleştirmeye” hizmet etmedi mi? Hitler 1933’ün başında Almanya’da iktidara geldiğinde sol “demokratik” ülkelerdeki sağ-kanat veya faşist kesimlerin ilerleyişini, geniş bir anti-faşist cephe aracılığıyla demokrasinin savunulması gerektiğini göstermek için kullandı. Bu strateji ilkin 1934’ün başında Fransa’da pratiğe döküldü ve dev bir manevrayla hareket geçti. Bahane 6 Şubat 1934’te gerçekleşen, Üçüncü Cumhuriyetteki yozlaşmışlığı ve krizin etkilerini protesto etmek için yapılan sert bir eylem ile hazırlanmış oldu. Aşırı sağcı gruplar (Croix de Feu, Camelots du Roi) bu eyleme Komünist Parti militanları ile birlikte katılmışlardı. Birkaç gün sonra, Stalin’in ve Komintern’in stratejisine bağlı olarak KP’nin tavrında tam bir dönüş gerçekleşti. Bundan hemen sonra 6 Şubat bir “faşist atağı” ve Fransa’da bir” darbe girişimi” olarak sunuldu.
6 Şubat 1934 isyanı solun Fransa’da bir faşist tehdidin varlığını abartmasını ve dolayısıyla da işçileri “demokrasinin” savunusu için anti-faşizm adına harekete geçirecek geniş çaplı bir kampanya başlatmasını mümkün kıldı. KP’nin ve DFIO’nun 12’sinde çağrısını yaptığı genel grev, anti-faşizmi “Birlik! Faşizme karşı birlik!” sloganıyla taçlandırdı. Fransız KP’si yeni yönelimini çabucak benimsedi ve Ivry’de Haziran 1934’de yapılan ulusal kongresinde Thorez şöyle konuştu: “Şu anda faşizm esas tehlikedir. Kitlesel proleter eylemimizin tüm gücünü buna karşı yönelmeli ve nüfusun bütün emekçi katmanlarını bu eyleme kazanmalıyız”. Bu perspektif, Temmuz 1934’de büyük bir kızla SFIO ve KP arasında çift taraflı bir anlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlandı.
Bu şekilde antifaşizm “özgürlüğe aşık” bütün burjuva güçlerini Halk Cephesi bayrağı arkasında bir araya getirmeyi mümkün kılan bir temaya dönüştü. Aynı zamanda Thorez’in de açıkça söylediği gibi, Fransa’yı “faşist bir diktatörlüğün utancı ve sıkıntılarından” kurtarmak için “işçi sınıfı ile orta sınıfların emekçileri arasındaki ittifakı” kurarak proletaryanın çıkarlarını ulusal sermayeninkilere bağladı. Bunun bir uzantısı olarak Fransız KP’si “Fransa’yı yağmalayan ve ulusal çıkarları ucuza peşkeş çeken 200 aile” söylemini geliştirdi. Böylece bu “kapitalistler” haricindeki herkes, krizler yüzünden zarar görmekteydi ve birbiriyle dayanışma içerisindeydi. Bu yolla işçi sınıfının sınıf çıkarları, “bir avuç parazit”in karşısına konan halk ve ulusun içerisinde boğuldu.
Diğer yandan, faşizm her gün ve histerik bir biçimde sanki savaşa iten tek unsurmuş gibi yaftalandı. Halk Cephesi işçi sınıfını faşist işgalciye karşı anavatan savunusu için harekete geçirdi ve Alman halkının tümü Nazizm’e eşitlendi. Fransız KPsinin sloganları herkesi “Fransız ürünleri al!”maya çağırmakta ve ulusal barışı yücelmekteydi.
Bu yoğun kampanyanın tepe noktasını bir seçim ittifakı ve Halk Cephesinin açık bir biçimde kurulduğu 14 Temmuz 1935 tarihi oluşturdu. Bu esnada işçilere de, Marks ve Robespierre’in resimleri altında Fransız ulusal marşı söylettirildi ve “Yaşasın Fransız sovyet Cumhuriyeti!” sloganları atmaya zorlandılar. “Sol” partiler bütün eylemi “barış ve emek için Halk Cephesi” sloganı etrafındaki seçim kampanyasına yoğunlaştırarak, mücadeleleri sınıf alanından seçimsel burjuva demokrasisi alanına kaydırdılar ve proletaryayı biçimsiz “Fransız halkı” kitlesi içinde boğarak onu ulusal çıkarların savunusuna yönlendirdiler. “Bu anti-faşizm adı altında belirlenen politikanın mantıksal sonucu olan 14 Temmuz ilkelerinin bir sonucuydu. Buna göre Cumhuriyet kapitalizmin değil, bildiğimiz gibi anti-faşizmin platformu olan demokrasi ve özgürlüğün zeminiydi. İşçilerden bu Cumhuriyeti uluslar arası ve dışsal sorun çıkarıcılara karşı savunmaları için huşu içinde yemin etmeleri istendi ve Stalin’de onlara SSCB’nin savunulması adına Fransız emperyalizminin silahlanmasını onaylamalarını söyledi” (Bilan no22 Ağustos-Eylül 1935).
İşçi sınıfını demokrasinin savunusu için seçim zemininde harekete geçirmeye dayanan bu strateji birçok ülkede uygulandı. Bu da onları halk tabakalarının genel geçerliği içerisine eklemleyerek onları ulusal çıkarların savunusu için harekete geçirdi. Belçika’da işçilerin “Plan de Travail” (Emek Planı) etrafındaki kampanyalara çekilmesi için Nazi ya da Stalinist propagandadan hiç de geri kalmayan psikolojik araçlar kullanıldı. Bunun sonucu POB’un 1935’te hükümete girmesi oldu. POB’un özellikle sol kanadı tarafından yürütülen anti-faşist dolandırıcılık Brüksel’de 1937’de faşist Rex partisi lideri Degrelle ile Belçika KP’si dahil bütün “demokratik” güçlerin desteğine sahip olan başbakan Van Zeeland arasındaki çift yanlılıkta tepe noktasına vardı. Aynı yıl POB’un sol kanadının liderlerinden olan Spaak, Belçika sosyalist programının “ulusal karakterini” vurgulayacaktı. Üstüne üstlük partinin artık tek bir sınıfın değil ortak çıkarları savunduğu için bir halk partisine dönüşmesi gerektiğini de söyleyecekti!
Ne var ki, Fransız örneği en net bir biçimde İspanya’da ki solu esinlendirecekti. Asturias katliamını takiben, PSOE propagandasını anti-faşizme ve “bütün demokratların birleşik cephesi” etrafında yoğunlaştırmayı sürdürdü ve faşist tehdide karşı bir Halk Cephesi çağrısında bulundu. 1935’in Ocak’ında UGT sendikası cumhuriyetçi partiler ve İspanyol KP’si ile bir “Halk Cephesi” ittifakını CNT ve POUM’un eleştirel desteğini de alarak imzaladılar. Bu “Halk Cephesi” açıkça işçi sınıfı mücadelesinin yerine burjuvazinin faşist kesimine karşı “anti-faşist” ve “demokrat” kanadı lehine burjuva
alanındaki bir mücadeleye ikame etme çağrısında bulundu. Kapitalizme karşı yapılan kavga, bir “demokratik devrim”in taşıyıcısı olacak olan hayali bir “reform programı” lehine toprağa gömüldü. Proletaryayı bu yalandan anti-faşizm ve demokratik cephe ile uyutarak sol, onu seçim zeminine yönlendirdi ve 1936 Şubat’ın da bir seçim zaferi kazandı: “Bu (1931-33 cumhuriyetçi-sosyalist ittifakı) kapitalist rejimi sürdürmek için demokrasinin bir manevra aracı olarak kullanıldığının kesin bir göstergesidir. Bunu takiben 1936’da tıpatıp aynı şekilde, İspanyol proletaryasını kendi sınıf çıkarları arkasında değil ama monarşiye, dinsel faşizme ve gericiliğe karşı ‘Cumhuriyetin’, ‘Sosyalizmin’, ‘İlericiliğini’ arkasına dizmek mümkün olmuştur. Bu durum da proletaryanın sadece yakın zamanda mücadeleciliğini ve kendinden fedakarlık yapma azmini ispatladığı İspanya da işçilerin içinde bulunduğu derin bozgun durumunu göstermektedir.” (Bilan no 28 Şubat-Mart 1936) Gerçekten de solun anti-faşist politikası ve “Halk Cephesinin” kurulması işçileri yalıtmayı, onları genel nüfus içerisinde seyreltmeyi, onlara şovenist ve milliyetçi zehri zerk etme noktasına gelene kadar kapitalizmin demokratik dönüşümü için harekete geçirme işini kotarmıştı. Bilan‘ın haklılığı 14 Temmuz 1935’te Halk Cephesi resmen kurulduğunda ortaya çıktı. “Bu etkileyici kitle gösterileri Fransız proletaryasının kapitalist rejim içerisinde çözüldüğünün işaretlerini vermektedir. Paris sokaklarında binlerce işçi yürümesine rağmen, tıpkı Almanya’da ki durumu gibi artık Fransa’da da kendi hedefleri için kavga veren bir işçi sınıfı kalmamış durumda. Bu anlamda 14 Temmuz tarihi proletaryanın dağılması ve kapitalist ulus etrafında bir kutsal ittifak inşası sürecinde önemli bir dönüm noktasını oluşturuyor. (…) İşçiler ulusal bayrağı taşımayı, ulusal marşı söylemeyi ve hatta onlara utanmazca ‘işçilere ekmek, gençlere iş, dünyaya barış’ vermeye ant içmiş olan Blum ve Cochin ile birlikte Daladier, Cot ve öbür kapitalist bakanları aşağılamayı sabırla sindiriyorlar. Bu vaatlerin anlamı elbette her için kurşunlar kışlalar ve emperyalist savaştır.” (Bilan no 21 Temmuz-Ağustos 1935).
Halk Cephesinin ekonomik yaptırımları; devlet gerçekten de işçilerin hizmetine mi?
Fakat sol en azından devletin ekonomik üzerindeki kontrolünü arttıran uygulamalar yoluyla “tekelci” kapitalizmin serbest rekabetinin neden olduğu kabusların etkisini sınırlandırmadı mı? Bu da işçi sınıfının yaşma ve çalışma koşullarını korumak demek değil midir? Bu konuda bir cevap bulabilmek için de yine, solun öve öve bitiremediği uygulamalarını kapitalizminin o anki durumuna has genel çerçevenin içerisinde incelemek gerekiyor.
1930’ların başlangıcı kapitalizm açısından tam bir anarşi dönemiydi. Bu dönemde dünya krizi milyonlarca proleteri işsiz bıraktı. Kapitalist sistemin çöküşünün yarattığı ekonomik kriz (1929’daki borsa çöküşleri, dev enflasyon oranları, sanayi üretimindeki ve büyümedeki düşüş ve işsizliğin dramatik bir biçimde artışı)1930’lar da kendisini büyük bir depresyon olarak ortaya koydu. Bu da işçi sınıfı karşısında zaferini ilan etmiş olan burjuvazinin aşırı doymuş dünya pazarını yeniden bölüşmek için yapılacak bir emperyalist savaşa doğru amansızca itti.
Savaşa doğru yönelim ve savaş ekonomisinin gelişmesi
Birinci Dünya Savaşını takiben Almanya, Versay barışı yüzünden sömürgelerinden mahrum kaldı ve ezici savaş borçları ile yüz yüze bırakıldı. Avrupa’nın ortasında sıkıştırıldı ve bundan sonraki yirmi yıl boyunca bütün Avrupa devletlerinin politikalarını belirleyecek olan sorun da doğmuş oldu. Almanya yeniden yapılandıkça çaresizce ürünleri için pazar ihtiyacı içerisine düştü ve bunun için gereksindiği genişleme de ancak Avrupa içerisinde mümkündü. Olaylar 1933’te Hitler’in iktidara gelişiyle birlikte ivme kazandı. Almanya’yı savaşa doğru sürükleyen ekonomik ihtiyaçlar politik ifadesini Nazi ideolojisinde buldu. Bunun unsurları da Versay Barışının reddi ve sadece Avrupa’da mümkün olan bir “yaşam alanı” talebiydi. Bu durum Fransız burjuvazisini savaşın kaçınılmaz olduğu ve Pan-Alman emellerini bloke etmek için Sovyet Rusya’nın iyi bir müttefik olabileceği çıkarımına götürdü. Daha da ötesi uluslar arası düzeyde de durum netleşmekteydi. Almanya’nın Birleşmiş Milletlerden ayrılmasının ardından SSCB BM’ye alındı. Bunun öncesinde SSCB batı demokrasilerinin dayattığı kıtasal blokaja karşı çıkmak için Alman kartını oynamaktaydı. Fakat sonra ABD Dawes planı sayesinde Alman ekonomisine yatırım yaparak onu yeniden dirilttiği ve komünizme karşı bu Batı “kalesinin” ekonomik yapısını desteklediği için Almanya’nın ABD ile ilişkileri yakınlaştı. Bu noktada Stalinist Rusya dış politikasını bu ittifakı kırmak doğrultusunda yeniden düzenledi. Aslında Batı ülkelerindeki burjuvazinin önemli bir kesimi son noktaya kadar Almanya’ya birkaç taviz vererek ve her şeyden öte onun kaçınılmaz yayılmasını doğuya yönlendirerek, Almanya ile yapılacak bir savaştan kaçınılabileceğine inanmıştı. Münih 1938, durumun ve yaklaşan savaşın bu sürekli kavranılamayışı halinin bir ifadesidir. Fransız diş işleri bakanı Laval’ın 1935 Mayıs’ında Moskova’ya yaptığı gezi Avrupa tahtasında emperyalist piyonların Fransız-Rus uzlaşısı ile konumlandığının altını dramatik bir biçimde çizmekteydi. Stalin’in karşılıklı yardımlaşma anlaşmasını imzalaması Fransız savunma politikasını açıkça tanıdığını anlamına geliyordu ve bu da Fransız KP’sini savaş kredileri lehine oy kullanmaları yönündeki eğilimine dayanak sağladı. Birkaç ay sonra 1935’in Ağustos’unda SSCB Komünist Parti’sinin 7. Kongresi Alman emperyalizmini karşılayabilmek için Batılı ülkeler ile yapılacak olası bir ittifakın Rusya için yaratacağı politik sonuçları çıkardı. Burada Dimitrov savaşılacak yeni düşmanın ismini faşizm olarak koymuştu. O zamana kadar acımasızca eleştirilmiş olan sosyalistler faşist düşmanı yenmek için (diğerleriyle birlikte) ittifaka girilmesi gereken demokratik güçler olup çıktılar. Diğer ülkelerdeki Stalinist partiler de büyük biraderlerinin bu 180 derece dönüşünü takip ettiler ve böylece sözde “sosyalist anavatan”larının emperyalist çıkarlarının yılmaz savunucuları oldular.
Kısacası, bütün endüstrileşmiş ülkeler savaş ekonomisini geliştirmek yönünde büyük bir ihtiyaç hissettiler. Bu sadece büyük miktarlarda silah üretimini değil aynı zamanda böylesi bir üretimin gerekli altyapısını kurmayı da içermekteydi.
İster “demokratik” olsun ister “faşist”, bütün büyük güçler birbirine benzer şekilde, doğrudan ikinci bir dünya savaşının hazırlanmasına yönelmiş bir savaş endüstrisini ve devlet kontrollü benzer büyük kamu çalışmaları geliştirdiler. Sanayi bunun etrafında düzenlendi. Bu süreç “Taylorizm”in en seçkin seçenek olarak ön plana çıktığı işin yeniden örgütlenmesi sürecini kaçınılmaz kıldı.
Sol ve devlet kontrolü
“Sol”un ekonomi politikalarını esas niteliklerinden biri, kriz içerisindeki bir ekonomiyi destekleyecek ve ekonominin çeşitli sektörleri üzerinde devlet kontrolünü kuracak devlet müdahalesini güçlendirecek önlemler almaktı. Sol bu çabayı şu şekilde meşrulaştırmaktaydı; “sola göre devlet sosyalizminin ‘kontrollü ekonomisi’, ‘sosyalistlerin’ ‘barışçıl’ ve aşamalı olarak devletin esas çarklarını ele geçirmelerini sağlayacak koşulları yaratıyor”(Bilan no 3 Ocak 1934). Bu çabalar genel olarak bütün Avrupa Sosyal Demokrasisi tarafından göklere çıkarıldı. Fransa’da ki Halk Cephesinin, Jouhaux planı olarak bilinen ekonomik programına eklendiler. İspanya’da Halk Cephesinin programı geniş bir kırsal kredi politikasına ve işsizliği emmek için bir dolu kamu çalışmasını içerdiği gibi, asgari ücreti belirleyen bir iş yasasını da içeriyordu. Bütün bunların gerçek doğasını hepsinin temel bir modelini, 1929 krizinden sonra Roosevelt’in idaresi altında Demokratlar tarafından ABD’de uygulanan “New Deal” (Yeni Bölüşüm) modelini inceleyerek görebiliriz. Benzer bir örnek olan bu “Devlet Sosyalisti” programların en gelişmiş teorik ifadelerinden biri olan Belçikalı sosyalist Henri De Man’ın “Plan de Travail”i (Emek Planı) ise bundan sonra ayrıca analiz edebiliriz.
1932’de ABD’de uygulanmaya başlan “Yeni Bölüşüm” bir ekonomik yeniden yapılanma ve “toplumsal barış” planıydı. Hükümet müdahalesi bankacılık sistemini yeniden dengelemeyi ve finansal pazarı tekrar işler kılmayı, (Tenessee Vadisi Otoritesi tarafından yapılan dev barajların inşası bu döneme rastlar) büyük kamusal işleri yürütmeyi ve (emeklilik sistemi, işsizlik sigortası gibi) çeşitli sosyal programları başlatmayı amaçlıyordu. Yeni federal büro, Ulusal Islah İdaresi (NRA), patronlar ve sendikalar ile işbirliği içerisinde ücret ve fiyatları istikrara sokacaktı. Büyük kamu işleri politikasını yürütmek için d Kamu İş İdaresini (PWA) yarattı.
Peki acaba Roosevelt hükümeti bilmeden de olsa işçi partilerinin devlet iktidarının ana katmanlarını ele geçirmesinin yolunu mu açmıştı? Bilan’a göre durum hiç de böyle değildi. “Ekonomik krizin şiddeti, milyonlarca insanın sefaleti ve işsizlik ile birleşince, Amerikan kapitalizminin gendi gücü çerçevesindeki bütün yollarla bertaraf etmesi ve söndürmesi gereken ciddi toplumsal çatışmalar tehdidini belirginleştirmişti (Bilan no3 Ocak 1934). Böylece, işçi sınıfına faydası olmakla hiç alakası olmayan bu önlemler, bu “toplumsal barış” politikaları proletaryanın sınıf otonomisine karşı yapılan doğrudan saldırılardı. “ Roosevelt’in hedefi işçi sınıfını sınıf muhalefetine yönlendirmek değil, kapitalist devletin kontrolü alında onu kapitalist rejim içerisinde çözmekti. Böylelikle toplumsal mücadeleler artık işçiler ve patronlar arasındaki gerçek sınıf mücadelesinden doğmayacak ve bir devlet kapitalizmi organı olan NRA ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlığa sıkıştırılacaktı. Bunun sonucunda mücadeledeki bütün inisiyatifi bırakıp kaderini düşmanın eline bırakmaya zorlanacaktı” (idem).
Bu tür devlet kontrolü yöntemlerinin baş mimarlarından biri ve birçoğunun esas esin kaynağı Henri De Man’dı. Bu kişi POB kadrolarının enstitülerinin birinin başındaydı ve 1933’den beri partinin hem başkan yardımcısı hem de fikir babasıydı. Onun önerileri hem Halk Cepheleri hem de faşist rejimler tarafından (örneğin Mussolini onun büyük bir hayranıydı) uygulamaya koyuldu. ABD ve Almanya’da ki endüstriyel ve toplumsal gelişmelerin detaylı bir incelemesini yapmış olan De Man’a göre, “eski dogmaların” terk edilmesi gerekiyordu. Bu adama göre sınıf mücadelesinin temelinde işçilerin toplumsal ezilmişlik duygusu yatmaktaydı. Bu durumda sosyalizmi bir sınıfın (işçilerin) maddi çıkarlarının tatmini çerçevesinde tanımlamak yerine evrensel ruhani değerlere örneğin adalete, insan kişiliğine saygıya ve “genel çıkarlara” yönelik bir kaygıya doğru yönlendirmek gerektiği sonucunu çıkardı. Bu yolla işçi sınıfı ve kapitalistler arasındaki kaçınılmaz ve uzlaşmaz çelişkilerin aşılmadan çözülebileceği fikri doğdu. Buna göre sadece devrim değil aynı zamanda kriz dönemlerinde uygulanamaz olan “eski reformizm” de reddedilmeliydi. Sürekli küçülen bir pastadan daha büyük bir dilim istenemezdi. Yeni ve daha büyük bir pasta yapmak gerekiyordu v.s. De man’ın “yapıcı devrim” dediği şeyin hedefi de buydu. Bu çerçevede kapitalizm için “yapısal reformlar” ön gören, “Emek Planını” POB’un 1933’deki “Noel” kongresi için geliştirdi. Bu plan şunları öngörmekteydi;
- Bankaların ulusallaştırılması. Bankalar var olmaya devam edecek ama hisselerinin bir kısmını bir devlete kredi kurumuna satacak ve ekonomik planını yönelimine uyacaklardı.
- Bu aynı kredi kurumu da temel endüstriyel sektörlerdeki (örneğin elektrik) büyük tekellerin bir kısım hissesini satın alacaktı. Böylece de bu tekeller kapitalistler ile devletin ortak mülkiyetindeki karma işletmeler haline geleceklerdi.
- Bu “ortak” işletmelerin yanında, devlet tarafından desteklenen ve teşvik edilen özgür bir kapitalist sektör var olmaya devam edecekti.
- Sendikalar “işçi kontrolü” aracılığıyla bu karma ekonominin koordinasyonuna doğrudan müdahil olacaklardı. De Man bu tavrını ABD’de ki büyük fabrikalardaki deneyimlere dayandırarak savunmaktaydı.
De Man tarafından göklere çıkartılan bu “yapısal reformlar” ne şekilde işçi sınıfı mücadelesinin savunmasına hizmet edecekti? Bilan’a göre De Man’ın istediği “işçi mücadelesinin kendisini biçim ve içerikte doğal olarak ulusal hedeflerle sınırlandırması gerektiğini savunmak ve kamulaştırmanın kapitalist ekonominin ya da karma ekonominin ilerici millileştirilmesi olduğunu ispatlamaktı. “Acil Eylem” lafları altında De Man işçilerin ‘eşsiz ve bölünmez ulus’ içerisinde milliyetçi entegrasyonunu vaaz etmekte ve bunu kapitalist gericilik tarafından sınanan işçilerin tek sığınağı olarak önermekteydi.” Sonuç olarak: “H. De Man’ın yapısal reformları işçi sınıfının gerçek mücadelesini gerçek dışı bir alana itme hedefini taşıyordu.
Bunlar proletaryanın her tür acil ve tarihsel çıkarının savunulması için yaptığı her mücadeleyi, araçları ve özü bakımından sadece işçi sınıfını hareketsizliğe mahkum ederek burjuvaziyi ve onun sınıf devletini güçlendirecek bir yapısal reform adına dışlamaktaydı” (Bilan no:4 Şubat 1934).
Yeni Bölüşüm ve De Man Planının analizi bu önlemlerin hiçbir şekilde kapitalizme karşı yürütülen proleter mücadeleyi güçlendirme hedefini gütmediğini göstermektedir. Tersine bunlar işçi sınıfını zayıf düşürme ve onu ulusal savunmanın ihtiyaçlarına boyun eğdirme hedefi gütmektedir. Bilan’ın da dediği gibi De Man planı SSCB’de 1928’de uygulanmaya başlayan ve başta ABD’deki Demokratlara ilham veren beş yıllık plandan ya da faşist ve Nazi devlet kontrolü programlarından hiçbir şekilde ayrıştırılamamaktadır.
Bu tarz politikaların yaygınlaşmış olmasının nedeni çöküş içerisindeki kapitalizmin ihtiyaçlarına bir cevap üretmiş olmasıdır. Bu dönemde devlet kapitalizmi eğilimi toplumsal yaşamın belirleyici niteliklerinden biridir. “Bu dönemde ulusal sermaye karşılaştığı şiddetli emperyalist rekabet nedeniyle özgürce yayılamadığı; dışarıda ekonomik ve askeri rakipleriyle yarışmak, içeride ise toplumsal çelişkilerin artmasıyla baş edebilmek için mümkün olduğu kadar etkili bir şekilde örgütlenmek ihtiyacını duymaktadır. Onu sorunlarından kurtararak güçlenmesini desteklemek görevini yerine getirebilecek tek kuvvet devlettir. Sadece devlet:
- Dünya pazarındaki rekabette birleşik bir güç olarak yer alabilmek için ülke ekonomisini zayıflatan iç rekabeti merkezileşmeye giderek hafifletebilir.
- Büyüyen uluslararası zıtlıklara karşı çıkarlarını korumak için gerekli olan askeri kuvvetleri geliştirebilir.
- Baskıcı, bürokratik araçları sayesinde, ekonomik kurumların artan dağılışıyla çökme tehlikesi altında olan toplumun içsel birliğini yeniden yapılandırır. Her yeri kapsayan şiddet aracılığıyla, insan ilişkilerini yönetmede yetersiz kalan ve her geçen gün toplumun varoluşu için gereği sorgulanan sosyal yapıları koruyabilir.” (EKA Platformu)
Bu durumda pratikte ulusal üretimin devlet kontrolünde yeniden düzenlenmesini hedefleyen bütün programlar ekonomik savaşa ve yeni bir dünya katliamına (savaş ekonomisi) doğru yönlendirilmekteydi. Kısaca çöküş dönemindeki kapitalizm içerisinde hayatta kalmaya çalışan burjuva devletinin ihtiyaçlarına mükemmel bir şekilde cevap vermekteydiler.
Halk Cephelerinin zaferi, ileri doğru atılmış “toplumsal devrim”in bir adımı mıydı?
Peki bu karamsar analizler 1936’da Fransa’da gerçekleşen Mayıs-Haziran grevleriyle ve Halk Cephesinin toplumsal tedbirleriyle ya da 1936 Temmuz’unda başlayan “İspanyol Devrimi” ile çürütülmediler mi? Bu analizlerin tam tersine, pratik “anti-faşizm”in ve “halk” cepheleri yaklaşımının doğruluğunu ispatlamadı mı? İş buraya gelince bunlar eylemde “toplumsal devrim”in somut ifadeleri değiller miydi? Şimdi bu mevzuların gerçekte nasıl olduğunu inceleyelim.
Fransa’da Mayıs-Haziran 1936: işçiler demokratik devletin arkasına dizilmeye zorlanıyor
Halk Cephesinin 5 Mayıs 1936’da ki seçim zaferiyle hükümete yükselmesinin hemen ardından başlayan büyük grev dalgası, devrimci dalganın yenilgisi ile yaralanmış ve karşıdevrimin ağırlığı altında boyun eğmiş olan işçi hareketinin sınırlarını göstermekteydi.
1936’nın “kazanımları”
7 Mayıs’ta havacılık sanayiinden bağlayan ve sonrasında kendiliğinden fabrika işgalleriyle birlikte mühendislik ve otomobil sanayiindeki grevlerin takip ettiği bir grev dalgası patlak verdi. Bunlar bütün mücadeleciliklerine rağmen işçilerin mücadeleyi kendi sınıf zeminlerinde yürütme konusunda ne kadar kuvvetsiz olduklarının işaretlerini taşımaktaydı. Hareketin ilk günlerinde sol, işçilerin mücadeleciliğinin ulusal çıkarlar doğrultusunda raydan çıkarılmasını bir “işçi zaferi” gibi süslemeyi başardı. Bunun Fransa’da ilk kez fabrika işgallerinin gerçekleştiği bir durum olduğu bir gerçektir. Ama aynı zamanda işçilerin Enternasyonal ile birlikte Marseillaise’i söylediği ya da kızıl bayrak ile birlikte (Fransız ulusal bayrağı olan) üç renkli bayrak taşıdığı da ilk örnektir. KP’nin kontrol aygıtı ve sendikalar durumun hakimi olmayı ve işçileri fabrikalar içinde tutup uyuştururken, diğer yandan sınıfın kaderi tepeden, Matignon anlaşmalarını doğuracak olan uzlaşma görüşmelerinde belirlenmişti. Ortada gerçekten de bir birlik söz konusuydu fakat bu işçi sınıfının kendi birliği değil, işçi sınıfı üzerindeki burjuva kontrol aygıtının birliğiydi. Anlaşma bir kez imzalandığında işe geri dönüleceğini anlamayı reddedenlere Humanite (KP’nin gazetesi) “bir grevin nasıl durdurulacağını bilmek gerek… Hatta bir tavizin bile nasıl kabul edileceğini de bilmek gerek. Sonuçta Radikal (demokrat burjuvalar) dostlarımızı korkutmamalıyız” demekteydi (Murice Thorez’in 1936 Haziran’ında ki konuşması).
Vichy rejiminin “Fransa’nın ahlaksal çöküşünden” sorumlu olanları yargılamak için gerçekleştirdiği Riom davalarında Leon Blum’un kendisi fabrika işgallerinin nasıl da ulusal hareketin bir parçası olduğunu açıklamaktadır. “İşçiler orada muhafız, gözetmen ve bir anlamda ortak-sahipler olarak bulunuyordu. Ve sizi ilgilendiren noktadan bakıldığında ulusal egemenliğin ortak ve eşsiz savunusunu hazırlayan ve güvence altına almaya yönelmiş haklar ve görevler etrafında bir araya gelmiş topluluk hiç belirgin değil miydi? İşçiler için anavatanda ortak bir mülkiyet azar azar ancak bu şekilde yaratılabilirdi. Bu onlara anavatan savunusunu öğretmenin tek yoluydu”.
Sol en sonunda istediğini elde etmişti. İşçilerin direngenliğini milliyetçiliğin, ulusal çıkarların kısır zeminine çekmişti. “Burjuvazi sınıf mücadelesinin kaçınılmaz patlayışına yön verebilmek için Halk Cephesi taktiğine başvurmak zorundaydı. Bu özellikle de Halk Cephesi kapitalist gücün değil de işçi sınıfının gücü olarak gözükerek proletaryayı savaşa yöneltebildiği ölçüde burjuvazi için gerekli bir taktikti” (Bilan no:32 Haziran-Temmuz 1936).
Her hangi bir işçi direnişine cevap verebilmek için Stalinistler “kısa erimli eylemler ile provoke olmaya hazır olanlara” (M. Thorez, 8 Haziran 1936) karşı sopaya başvurmaktan çekinmediler. Ve Halk Cephesi hükümeti Clichy’de olduğu gibi işçileri vurması için polise başvurdu. İşçilerin son inatçı azınlığını döverek ya da öldürerek burjuvazi bütün Fransız proletaryasını vatan savunması batağına çekmiş oldu.
Temelde Halk Cephesi programında burjuvaziyi endişelendirecek hiçbir şey yoktu. 16 Mayıs’ta Radikal Parti’nin başkanı Daladier buna dair güvence vermekteydi. “Halk Cephesi programının hiçbir maddesi, vatandaşların meşru çıkarlarını sıkıntıya sokacak, yatırımcıları endişelendirecek ya da Fransız emekçilerinin sağlıklı güçlerine zarar verecek hiçbir şey içermemektedir. Ona karşı tutkulu bir muhalefet gösterenlerin onu okumaya bile tenezzül etmediklerine şüphem yok” (L’Oeuvre, 16 Mayıs 1936). Ne var ki anti-faşist ideolojisin kafalara sokmak ve kapitalist devlet ile anavatanın tamamen güvenilir koruyucusu rolünü sürdürmek için solun birkaç kırıntı atması gerekiyordu. Matignone uzlaşması ve 1936’nın sözde kazanımları iktidardaki solun, işçilerin savaş zamanında bile Halk Cephesine ve burjuva devletinin savunusuna yönelik güvenini kazanmak için, “büyük bir işçi zaferi” olarak sunmasını sağladı.
7 Haziran 1936’da imzalana ve CGT tarafından “sefalete karşı zafer” olarak kutlanan bugün bile bir “sosyal reform” modeli olarak sunulan bu ünlü Matignone antlaşmaları, Halk Cephesi programını savunmak için işçilerin önüne getirilen sopaya bağlı bir havuçtan başka bir şey değildi. Peki bu antlaşma gerçekte ne önermekteydi? İşçi sınıfına verilen “taviz” görünümü altındaki, ücret artışları, 40 saatlik haftalık çalışma süresi ve ücretli tatiller gibi uygulamalarla burjuvazi her şey bir yana üretimin “tarafsız ve adil” bir devlet liderliğinde örgütlenmesini güvence altına aldı. CGT lideri Leon Jouhaux şöyle diyordu; “ülkenin iki dev örgütlü ekonomik gücü arasında yeni bir doğrudan ilişki dönemi, yeni bir çağ başlamıştır. Kararlar tamamen bağımsız bir şekilde genel çıkarların temsilcisi işlevine karşılık gelecek şekilde Devletin ve hükümetin hakemliğinde alınmıştır” (8 Haziran 1936’daki radyo konuşması). Hedef özellikle silah sanayiinde on kata varan saatlik üretim artışlarını sağlayacak yeni emek örgütlenmesi biçimlerini getirebilmek için, işçilerin inanılmaz derece artan bant hızlarını kabul etmesini sağlamaktı. Bu da fabrikada saniye ölçer saatin diktatörlüğü, bant üretim hattının, Taylorizmin genelleşmesi anlamına geliyordu.
Halk Cephesinin ve 40 saatlik işin Nazilerin 1940’ta Fransız ordusuna uğrattığı bozgun karşısında suçlu gösterilmesi için yapılan 1942’de ki Riom duruşmaları sırasında, 1936 yasalarının gizlediği gerçeği üzerlerindeki “toplumsal” perdeyi çekerek sergileyen Leon Blum’un kendisi olmuştur. Blum şöyle demiştir:
“Saatlik üretimin ardında ne mi bulunmaktadır? Bu üretim yöntemi işçinin hareketlerinin makineninkiler ile iyi koordine edilmesine ve uyumlulaştırılmasına dayanmaktadır. Aynı zamanda işçinin ahlaksal ve fiziksel durumu ile de son derece ilişkilidir.“ Amerika da koca bir düşünce okulu, Taylor okulu ve de Badeau mühendisleri bulunmaktadır ki amaçları, fabrika bant hattını incelerseniz sizin de görebileceğiniz gibi, makinenin saatlik üretimini maksimize edecek maddi örgütlenme yöntemlerinin derinlemesine bir inceleme ve geliştirilmesidir. Aynı zamanda Gilbert okulu da bulunmaktadır ki bu da bu üretkenliğe ulaşmak için işçiyi hazırlayabilecek fiziksel koşullara yönelik veri üzerinde çalışmaktadır. Bütün bu süreçte esas nokta işçinin yorgunluk ve çöküntüsünü sınırlamaktır. Bütün toplumsal yasalarımızın işçinin bu fiziksel ve moral durumunu geliştirmekten başka ne için yaptığımızı sanıyorsunuz. Bütün bu daha kısa iş günleri, daha fazla boş zaman ve ücretli tatiller, işçinin makineden daha fazla çekebileceği saatlik üretimi maksimize etmek niyetiyle uygulanmıştır”. İşte Halk Cephesi’nin “toplumsal” uygulamalarının savaş patlak vermeden önce ulusun hızla silahlanması için gereken yeni üretim yöntemlerini proletaryayı uydurmak ve kafalamak için kullanılmasının nedeni de budur. Şunu da eklemek gerekiyor ki bahsi geçen dönemde savaşa doğru giden birçok gelişmiş ülkede işgücüne aynı üretim hızı artışlarını dayatabilmek için ücretli izin verilmiştir.
Haziran 1936’da Fransa’da ki hareketin etkisiyle Belçika liman işçileri grevi patlak vermişti. Grevi önce durdurmaya çalışan sendikalar başarısız olunca Fransa’da Halk Cephesinin uyguladığına benzer talepler etrafında hareketi yeniden şekillendirmiştir. Bu talepler ücret artışları 40 saatlik iş haftası, bir haftalık ücretli izindir. 15 Haziran’a gelindiğinde hareket Borinage’ye doğru ve Liege ve Limburg bölgelerinde genişlemiştir. Bu noktadan sonra ülke çapında 350.000 işçi grevdedir. Hareketin esas sonuçlarından biri toplumsal danışma-uzlaşma sistemini patronların ve sendikaların üzerinde uzlaşacağı bir Belçika endüstrisinin rekabet kapasitesini yükseltecek bir milli plan oluşturan bir ulusal emek konferansı kurulması olmuştur.
Grevler bir kez sona erdirildiğinde ve saatlik üretimde istikrarlı bir artış sağlandığında, geriye sadece Halk Cephesinin verdiği ödünleri geri alması kalmıştı. Ücret artışları birkaç aya kalmadan enflasyon tarafından yendi (1936 ile 1938 arasında gıda fiyatları %54 artmıştı), bir yıl içerisinde Blum’un kendisi bile 40 saatlik çalışma haftasını sorgulamaya başladı ve Dalaider’in Radikal hükümeti 1938’de bütün ekonomik makineyi savaş hazırlıkları için hızlandırdığında bu uygulama da tamamen unutuldu. Bu noktadan sonra ilk 250 saatlik fazla mesai için ek ödemeler kaldırıldı, parça başı işi yasaklayan iş sözleşmeleri iptal edildi ve vatan savunması için zorunlu fazla mesai yapmayı reddedenler cezalandırıldı. “Vatan savunması için çalışan fabrikalarda haftalık 40 saatlik çalışma yasasına istisnalar her zaman sağladık. Diğer konularda da 1938’de bizzat ben işçi örgütlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak vatan savunması için çalışan fabrikalarda 45 saatlik işi kabul etmelerini sağladım” (Riom davasında Blum’un savunması). Son olarak Blum hükümetinin ve sendikaların da desteğiyle patronlar ücretli izinlerini geri aldılar. Noel ve Yeni Yıl tatilleri ücretli izin zamanından sayıldılar ve bunu bütün resmi tatillerin iptali izledi. Bütün bunlar üst üste eklendiğinde 80 saatlik ek iş etmekteydi ve bu da tam olarak Halk Cephesinin verdiği iki haftalık ücretli izne denk gelmekteydi.
Sendika delegelerinin ve iş sözleşmelerinin tanınmasına gelince, bu da işçiler üzerindeki sendika kıskacının fabrikalara genişletilmesinden başka bir anlama gelmiyordu. Bu maksatla sosyalist ve sendika lideri olan Leon Jouhaux, şu açıklamayı yapmıştı; “işçi örgütleri, sendikalar toplumsal barış istiyor. İlkin Halk Cephesi hükümetini gücendirmemek için ikinci olarak da silahlanmayı engellememek için”. Burjuvazi savaşa hazırlanırken, devlet de bu kanlı sona bütün enerjisiyle yöneltebilmek için bütün toplumun kontrol etmek zorundadır. Ve fabrikalarda devletin işçilere polislik yapmasına imkan veren sendikalardır.
Eğer ortada bir zafer söz konusu olmuşsa bu da krizlere karşı kendi tek “çözümünü” yani emperyalist savaşı hazırlayan sermayenin meşum zaferidir.
Savaşa hazırlanmak
“Barış, ekmek ve özgürlük” sloganıyla, anti-faşizmi ve pasifizmiyle Halk Cephesi başından itibaren, Fransız burjuvazisinin emperyalist çıkarlarının savunusunu demokratik illüzyonlar ile birlikte servis etmişti. Bu çerçevede sol, dünya çapındaki savaş hazırlıklarını “sınırlarımızdaki faşist tehdidi” göstermek için örneğin İtalya’nın Etiyopya’ya karşı saldırganlığı üzerine düzenlediği kampanyalarla becerikli bir biçimde kullanmıştır. SFIO ve KP’nin İspanya İç Savaşı karşısında benimsedikleri rollerde bu daha da belirginleşmiştir. SFIO pasifizm adına İspanya’ya müdahaleyi reddederken, KP “anti-faşist mücadele” adına müdahalenin gerekliliğinden dem vurmuştur.
Eğer Fransız sermayesi Halk Cephesine karşı bir şey için borçluysa bu da onun savaş hazırlıklarıdır.
Sol ilkin grevdeki çok sayıda işçiyi burjuvazinin en gerici kesimi üzerinde baskı uygulamak üzere kullanmış, bu yolla kriz karşısında ulusal sermayeyi koruyacak gerekli önlemleri dayatmış üstüne üstlük bunları da işçi sınıfının zaferi gibi sunmuştur.
İkinci olarak Halk Cephesi, Blum’un Riom duruşmalarında da açıkladığı gibi savaş sanayiinin millileştirilmesi yoluyla yeni bir silahlanma programı başlatmıştır. “Büyük bir mali proje önermiştim. Bunun amacı da ulusun bütün güçlerini silahlanmaya yöneltmek ve böylece de bu büyük silahlanma çabasını ekonomik ve endüstriyel yeniden yapılanmanın bir koşulu yapmaktı. Bu savaş ekonomisini kararlı bir şekilde liberal ekonominin yerine koydu”.
Gerçekten de sol savaşın geldiğinin farkındaydı. Fransa-Rusya ittifakını kuran ve Fransız burjuvazisinin Münih eğilimlerine karşı çıkan soldu. Solun krize “çözümleri”, Nazi Almanya’sının, Yeni Bölüşüm Amerika’sının ya da Stalinist Rusya’nın kilerden hiç farklı değildi. Bu çözüm silah endüstrisinin yani ekonominin üretken olmayan sektörünün geliştirilmesiydi. Bilan’ın da işaret ettiği gibi, “bu büyük grevlerin havacılık sanayiinden başta olmak üzere mühendislik endüstrisinde patlak vermiş olması rastlantı değildir. Bu sektörler bütün ülkelerde izlenen silahlanma politikası sayesinde tam hızla çalışmaktadır. Gerçek işçiler tarafından da hissedilmiş ve onları üretim bandının canavarca ritmini düşürecek hareketi başlatmaya itmiştir.”
Son olarak ve her şeyden önemlisi Halk Cephesi işçi sınıfını mümkün olan en kötü zemine, sınıfın kaçınılmaz olarak yenileceği alana, milliyetçiliğe çekmiştir.
Solun anti-faşizm yoluyla geliştirdiği yurtsever histeri sayesinde proletarya burjuvazinin bir fraksiyonuna karşı diğerini, faşiste karşı demokratik olanını ve bir devlet karşı diğerini, Almanya’ya karşı Fransa’yı savunmaya zorlanmıştır. French KP’si, “ülkenin askeri ve teknik güçlerini kat ve kat arttıracak olan temel reformları gerçekleştirmek için halkın genel silahlanmasını pratiğe dökme zamanı gelmiştir. Bu Cumhuriyet’e inanan subaylar tarafından iyi eğitilmiş ve iyi yönetilen, işçi ve köylü ordusu, halk ordusudur” şeklinde buyurmuştur. Bu “ideal” adına “komünistler” “Fransa’nın büyük kahramanı” Joan de Arc’ın adını yüceltmiş, sadece birkaç yıl önce aşırı sağcıların “Fransa Fransızlarındır” sloganı KP tarafından bir Fransız cephesi çağrısında kullanılmıştır. Faşizm tarafından tehdit edilen demokratik özgürlükleri koruma adı altında proletarya önce Fransız sermayesinin sağlığı için gerekli tavizlere zorlanmış ardından da İkinci Dünya Savaşında canını vermesi istenmiştir.
Halk Cephesi sol kanat muhalifleri arasından bu infazcı rolünde kendisine etkin müttefiker de bulmuştur. Maurice Pivert’in Sosyalist İşçi Köylü Partisi, Troçkistler ve anarşistler bunlar arasındadır. Bunların hepsi sınıfın en mücadeleci unsurları arasında simsarlık yapmış ve yaptıkları tek radikal şey yaydıkları kafa karışıklığının radikalliği olmasına rağmen sürekli “en radikal” görüntüsü altında hareket etmişlerdir. “Seine Sosyalist Gençliği” ya da Craipeau ve Roux gibi Troçkistler girişçilik yapmaya çalışmışlar ve anti-faşist milislerin kurulmasını ilk öne atanlar olmuşlardır. Pivert’in partisi ise Münih “kalabalığı”nı ilk en sert eleştirenlerden olmuştur. Bütün bu gruplar anti-faşistler ile birlikte İspanyol Cumhuriyetini savunmuş ve ardından da Direniş’in parçası olarak emperyalistler arasındaki kan banyosunda kendi rollerini oynamışlardır. Hepsi kendi payına ulusal sermayeyi savunmuş ve anavatanın iyiliğini istemişlerdir!
İspanya Temmuz 1936: proletarya mezbahaya yollanıyor
Halk Cephesi’nin (Frente Popular) kurulması ve Şubat 1936’da seçimleri kazanması sayesinde, burjuvazi işçi sınıfına “demokratik devrim” zehrini içirebilmiş ve işçileri “demokratik” burjuva devletinin savunmasına bağlayabilmiş oldu. Aslında seçimlerin hemen ardından yeni bir grev dalgası patlak verdiğinde, “grevler patronların ve sağın işine geliyor” mazeretleriyle sol ve anarşistler tarafından durdurulup sabote edildi. Bu durum 19 Temmuz 1936’da ki askeri Pronunciamento’da (darbe) trajik ve somut ifadesini bulacaktı. İşçiler darbeye hemen greve giderek, hükümetin sakinleşme yönündeki telkinlerine karşı koyup kışlaları işgal edip askerleri silahsızlandırarak tepki verdiler. Hükümetin çağrılarına sadık kalınan (dönemin sloganı, “hükümet emrediyor Halk Cephesi itaat ediyor”du) her yerde ordu kontrolü eline aldı ve bunu kanlı bir baskı takip etti.
“Emperyalist cephede silahlı mücadele, proletaryanın mezarıdır” (Bilan no:34)
Ne var ki, Cumhuriyetçi kapitalist devletin varsayılan ortadan kalkışı ve bir ikili iktidar yanılsaması yaratan örgütlerin, sözde “işçi hükümetlerinin” hatta “Anti-Faşist Milis Merkezi Komitesi” ya da “Merkezi Ekonomi Konseyi” gibi daha sol kanat örgütlerin arkasına saklanan burjuvazinin sözde yokluğunda “İspanyol Devrimi”nin gerçekleştiği yanılsaması güçlendi. Bu pek kolay kazanılan “devrimci dönüşüm” adına burjuvazi, tek hedefi Franko’yu dize getirmek olan bir ulusal birliği işçilerden talep etti ve sonunda aldı. Ne var ki, “Alternatifler Azana ile Franko değil, burjuvazi ile proletaryadır. İster Azana ister Franko kazansın, gerçek kaybeden bunların zaferinin bedelini ödeyecek olan proletarya olacaktır” (Bilan no33, Temmuz-Ağustos 1936). Halk Cephesinin Cumhuriyetçi hükümeti CNT ve POUM’unda yardımıyla hızla işçilerin Franko’nun darbesine tepkisini anti-faşist mücadeleye yöneltti ve burjuvazinin bütün güçlerine karşı verilen toplumsal, politik ve ekonomik kavgayı sadece siperlerde Franko’ya karşı verilen bir savaşa dönüştürme manevrasında etkili olabildi. Bu esnada işçilerin sadece kendi sınıf alanlarından çok uzakta olan “iç savaş”ın askeri cephelerinde birbirlerini öldürmeleri için silahlanmalarına izin verildi. “İşçilerin silahlanmasının politik bir bakış açısından doğuştan bir özelliği olduğunu ve bir kez gerçek anlamda silahlandıklarında işçilerin hain liderlerinden kurtulup mücadelelerini daha yüksek bir düzeye çıkarabileceğini umabiliriz. Fakat aslında hiçbir şey gerçeklikten bu kadar uzak değildir. İşçiler bir burjuva fraksiyonunun liderliği ve zaferi için mücadele etmek uğruna Halk Cephesi tarafından burjuvaziye eklemlendikleri içindir ki, işçilerin sınıf tavırlarına doğru evrimleşmesinin olanağı bile engellenmiş durumdadır” ( Bilan, no 33, Temmuz-Ağustos 1936). Dahası bu savaşın hiçte “iç”sel bir yanı yoktu. Savaş hızla demokrasilerin ve Rusya’nın Cumhuriyetçilerin safına İtalya ve Almanya’nın da Falanjistlerin safına geçmesiyle emperyalist arası bir savaşa, 2. Dünya Savaşının bir provasına dönüştü. “Franko’nun birliklerini dağıtabilecek ve sağ tarafından terörize edilen köylülere yeniden güven verebilecek tek güç olan sınıf cephesi, diğer kapitalist cepheler tarafından bölünüp parçalandı. İspanya’da emperyalist kıyıma yönelik ulusal birlik bölgeye karşı bölge, kente karşı kent ve genel anlamda demokratik devlete karşı devlet bloğunun konmasıyla sağlandı. Dünya savaşı henüz başlamış olsa bile İspanyol ve dünya proletaryasının faşizm ve anti-faşizmin emperyalist bayrakları altında karşılıklı kıyımı için sahne hazırlanmış durumda” (Bilan, no 34, Ağustos-Eylül 1936).
“Toplumsal devrim” yanılsaması
İspanya’da ki savaş bir başka miti daha geliştirdi. “Demokrasi” ve “faşizm” arasındaki savaşı proletaryanın kapitalizme karşı savaşına ikame ederek, Halk Cephesi devrimin bizzat içeriğini bozdu. Buna göre artık devrimin temel hedefi politik iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi yoluyla burjuva devletinin yıkımı değil sözde sosyalleştirme önlemleri ve işçilerin fabrikalardaki öz-yönetimiydi. Bu miti, Cumhuriyetçi, anti-faşist ve Stalinist İspanya’da sosyalist ilkelerin uygulanmasının Ekim devrimi Rusya’sında mümkün olandan çok daha ileri bir aşamaya geçtiğini söylemeye varacak kadar uç noktalara taşıyarak abartanlar özellikle anarşistler ve kendilerini konseycilik ile tanımlayan kimi eğilimler oldular. Bu sorunu burada daha derinlemesine tartışmadan şunu belirtmek gerekiyor ki, bu önlemler, gerçekte olduklarından da daha radikal olsaydı bile bu İspanya’daki olayların temel olarak karşıdevrimci doğasında hiçbir değişiklik yaratmazdı. Hem burjuvazi hem proletarya için, devrimin merkezi önemi kapitalist devletin korunması ya da yıkılması noktasında düğümlenmektedir. Kapitalizm mükemmel bir biçimde geçici bir süreç için öz-yönetim ve toprağın toplumsallaştırılması (kolektiflerin kurulması) gibi uygulamalara uyum sağlayabilir. Aynı şekilde zamanı geldiğinde proletaryanın enerjisini devrimde söz konusu olan temel hedeften (kapitalist iktidar ve devletin yıkımı) saptırmak için bu hayali kazanımları bir mistifikasyon aracı olarak kullanabilir. Bu sözde toplumsal uygulamaların devrimin tepe noktası olarak gösterilmesi, proletaryayı devlete karşı mücadelesinden döndürüp burjuvazinin hizmetine yönlendirme çabasını gizleyen lafta radikalizmden başka bir şey değildir. İspanyol örneğinde, sınıf alanından koparılan proletarya sadece cephede katledilmek için POUMcu ya da anarşist anti-faşist milis saflarına yazdırılmakla kalmamış aynı zamanda savaş üretimi ve anti-faşist savaş ekonomisi adına artan ölçüde vahşileşen sömürüye ve daha da fazla fedakarlık yapmaya zorlanmıştır. Ücretlerin azaltılması, enflasyon, temel maddelerde karne uygulaması, emeğin militarizasyonu ve iş saatlerinin uzatılması hep bunun sonucudur. Ve proletarya umutsuzluk içerisinde Barselona’da Mayıs 1937’de ayağa kalktığında Barselona Generalitat’ı ve anarşistlerin etkin desteğiyle Halk Cephesi şehrin işçi sınıfını açıkça ezmiş, bu esnada da Frankocular sol işçi ayaklanmasını bastırana kadar ateşkes uygulamıştır. Sosyal Demokratlardan solculara ve hatta sağın belli kesimlerine kadar herkes, solun Fransa ve İspanya’da (daha az şatafatlı bir şekilde de Belçika ve İsveç’te) 1936’da hükümete gelişinin işçi sınıfının büyük bir zaferi olduğu ve onun 1930’lar boyunca gösterdiği militanlığın göstergesi olduğu konusunda görüş birliği içerisindedirler. Bu ideolojik manipülasyonlara karşı bugünün devrimcileri tıpkı öncülleri Bilan gibi yüksek ve net bir sesle Halk Cephelerinin ve onların sözde “toplumsal devrimlerinin” yalan da başka bir şey olmadığını haykırmalıdırlar. O dönemde solun iktidara gelişi, dünya proletaryasının yenilgisinin derinliğini göstermiş ve kitlesel olarak emekçileri anti-faşist ideolojinin bayrağı altına toplayıp özünde Fransa ve İspanya işçi sınıfını bütün burjuvazinin hazırlandığı emperyalist savaşa çekmenin bir aracı olmuştur.
“Ve her şey bir yana benim bu kitleleri ve işçi sınıfının bu elit kesimini yeniden anavatan sevgisi ve görev ruhuna geri kazanma çabamın büyük bir başarı ve hizmet olduğunu düşünüyorum.” (Riom duruşmalarında Blum’un açıklaması) İşçi sınıfı için 1936, emekçilerin en kötü yenilgilerinin zafer gibi sunulduğu, karşı devrimin en karanlık dönemlerinden birinin tarihidir. Burjuvazi kendisine neredeyse hiç karşı çıkılmadan hala 1917’de başlamış olan devrimci dalganın yenilgisinden dolayı sersemlemiş vaziyetteki proletaryaya kriz karşısındaki kendi “çözümünü” dayatabildi: savaş.
[1] Bknz: B. Kermoal: “Colere ouvriere a la veille du Front populaire”, Le Monde Diplomatique, Temmuz 2006.